müzik dinlemek istermisiniz

hertür şarkı türkü dinleyelim

Türk Halk Müziği Çalgıları




I-TELLİ ÇALGILAR:







I-Telli-tezeneli (tezene veya parmakla çalınan) çalgılar:

1. Meydan, divan sazları,
2. Bağlama, bozuk, tambura, çöğür,
3. Cura, bulgarı,
4. Tar, v.b.


II- Telli - yaylı çalgılar:

1. Kopuz ıklığ,
2. Kabak, Rebab (rubbaba), eğit,
3. Karadeniz kemençesi, İstanbul kemençesi v.b.
Meydan sazı:
Telli çalgılar ailesinin en büyüğüdür.Yanık bir sesi vardır.Gayet sade çalınır.Tok ve mil iniltili bir ses verilir. Meydanlarda çalınmasından dolayı Meydan Sazı denilmistir.12 teli bulunması nedeniyle bazı yörelerde 12 telli sazda denilmektedir.Sapında 30-32 perdesi vardır.En ince teli 35-40 numaradır.Meydan sazı bağlama ailesinin en büyük sazıdır.La sesine akort edilir.Form boyu 52,5cm, sap boyu 70cm, tel boyu 112cm, form eni ve derinliği 31,5cm dir. En ince teli 0,35 - 0,40 numaradır. Çoğunlukla kalın bam telleri kullanılır.
Divan sazı:
Meydan sazı görünümünde, biraz küçük üçerli üç gurup teli olan, olgun ve dokunaklı ses veren bir sazdır.Bugün meydan sazının yerini almıştır.Meydan sazından biraz daha küçüktür.Dokuz telli yada yedi telli olarak kullanılabilir.Meydan sazından dört ses daha tiz akort edilir.Form boyu 49cm, sap boyu 65cm, tel boyu 104cm, form eni ve derinliği 29,5cm dir.Bağlama ailesinin en kalın ses veren çalgısı ise Divan Sazı'dır.
Bağlama:
Ülkemizde kullanımı en yaygın olan telli tezeneli Türk Halk Çalgısıdır.Halkımızın en çok sevdiği ve elinde bulundurduğu en yaygın çalgıdır,Uzun saplı, ikişerden üç gurup tellidir.Eski bir Türk çalgısı olan, bugün Altay Türkleri arasında yay’la çalınan çeşidi halen kullanılan kopuz adlı sazdan türediği biliniyor. Kolca kopuz denilen saz da kopuzun daha uzun saplısı imiş. XV. yüzyıl dan itibaren Türkçe’den bozulma adlarıyla batıda da uzun müddet kullanılmış.Bağlamanın kendine has bir de ses düzeni (akort’u) vardır ki, buna bağlama düzeni denilir.Bağlama, ses ve perde düzeni bakımından son derece esnek olup, 2,5 oktavlık ses genişliğine sahiptir.Tezene hareketlerine düz, çarpma, fırıldak, vurma, silkme, kazıma, çekme, okşama, parmak ile, tezenesiz denilmektedir.Sazlar genelde insana benzetilmiştir.Sapın baş tarafına (Baş-Kaş), burgularına (Kulak), sapına (Kol), yüz tarafına (Göğüs), deliklere (Göz) tambur kısmına (Gövde) denir.Bağlamada ikişerli ya da üçerli tel grupları değişik perdelere çekilmekte, böylece zengin bir düzen sayısına erişilmektedir.Bağlama; Tekne, Göğüs ve Sap olmak üzere üç ana kısımdan oluşmaktadır.Tekne kısmı genelde dut ağacından yapılmaktadır.Ancak dut ağacının dışında ardıç, kestane, ceviz, gürgen gibi ağaçlardan da yapılmaktadır.Göğüs kısmı ladin ağacından, sap kısmı ise gürgen, ak gürgen veya ardıç ağacından yapılmaktadır.Tekne boyu 41,5 cm,Tekne eni ve derinliği 24,9 cm,Sap boyu 55 cm,Tel boyu 88 cm dir.Halk arasında yaşayan Divan sazı, Meydan sazı, Çögür, Kara Düzen, Aşık Düzeni-Sazı, Bozuk Baglama, Tambura, Cura, Cura Baglama, Dambura, Irizva, Bulgarı, Yelteme gibi bölge bölge degişen isimler verilmekte ve tamamı “Baglama Ailesi” olarak adlandırılmaktadır.Bağlama ailesi sazlarını büyükten küçüğe sıralıyabiliriz:MEYDAN SAZI,DİVAN SAZI,ÇÖĞÜR,BOZUK,ASIK SAZI,TANBURA,CURA,BAĞLAMA CURASI,TANBURA CURASI
Bağlamada ikişerli ya da üçerli tel grupları değişik perdelere çekilmekte, böylece zengin bir düzen sayısına erişilmektedir. Halk arasında genelde dört düzen şekli yaşamaktadır: Bağlama düzeni (Re-Sol-LA) (La-Re-Mi),Bozuk düzen (La-Re-Sol)(Mi-La-Re),Misket düzeni (La-Re-Fa diyez) ,Müstezat düzeni (La-Re-Fa) .Bazı kaynaklar bağlamanın gövdesi, sapı, burguları, hatta püskülüne varıncaya dek tüm ayrıntılarıyla İ.Ö. 3000 yıllarına ait Hitit kabartmalarında görüldüğünü belirtmektedir.

Bozuk: Yine bu aileden 80 - 90 cm.boyunda üçerden üç gurup telli bir sazdır.Açık ve berrak bir sesi vardır.15-18 perdesi vardır.Üçerli gruplarhalinde 9 tel takılır.Bağlama ebatlarındadır.Ortaya iki sarı ve bir ince çelik tel, üste ve alta ise birer kalın sarı ve ikişer çelik tel takılır.Sarı teller çelik tellere göre bir oktav daha pest akort edilir.

Tambura: Bağlamadan daha küçüktür.Boyca Bozuk kadar olup ikişerden üç gurup teli vardır,Akordu da bozuk sazının akordu gibidirYalnız perde bağı bozuğunkinden fazladır (20-22). Tambur gibi çalınmakla beraber, tezene tutan parmaklardan gayrı parmaklarla bütün tellere vurulup ritm tutularak çalındığı görülür. Divan sazından bir oktav tizdir ve divan sazının curası olarak bilinir.Bağlamadan da dört ses daha tizdir. Alt(Re) orta(Do) seslerine akort edilir. Form Boyu 38cm, sap boyu 50cm, tel boyu 80cm, form eni ve derinliği 22.8cm dir.Curadan biraz daha büyük ve curaya göre bir oktav kalından ses verir.

Çöğür: Belli bir sazın adı değil. Yurdun çeşitli yerlerinde, çeşitli sazlara çöğür denildiği görülmektedir.Güneyde (Adana, Mersin, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır) bozuk’a, on iki telli aşık sazlarına çöğür deniliyor.Divan sazına yakın büyüklükte 9 ile 6 tel takılmakta ve 15 kadar perdesi bulunmaktadır. Akordu alt iki tel(La), orta iki tellerin birisi(La) diğeri ise(Re), üst teller ise(Sol) sesine akort edilir. Çöğür ile; Nefes, Ayin ve Semai gibi havalar çalınır. Bugün daha çok curası kullanılmaktadır. Çöğür Curası, çöğürün bir oktav daha tizi ve küçüğüne denir.
Cura:Bağlama ailesinin en küçük sazıdır.Bu ailenin 50-70 cm. boyunda olanıdır. Üzerinde 7-16 perde bulunur.3-6 teli bulunmaktadır.Genellikle altı tellidir. Bağlama veya bozuk düzenlerine akort edilebilir. Burdur yöresinde bağlama düzeniyle akort edilmiş curaların tezene yerine parmakla çaldığını görürüz.İki telinin akort düzeni alt tel(La) üst tel(Re) dir.


Bulgarı: Güney ve güneybatı Anadolu ile Kayseri yöresinde görülen curaya yakın bir saz.

Tar: Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da çalınan bir halk sazıdır.Göğsü diğer telli sazlarda olduğu gibi ahşap olmayıp deriyle kaplıdır. İkişerden üç gurup teli vardır. Bunlardan başka çalınan ezginin kalın ve güçlü perdelerine akortlanan dem telleri vardır. Tezene ile tambur tarzına yakın bir tarzda çalınır.Tezeneli bir çalgı olan Tar, göğüste tutularak çalınmaktadır.Azerbaycan, Özbekistan, İran, Gürcistan ve Türkistan’ın bazı bölgeleri ile Türkiye’de Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde yaygın olarak kullanılan bir çalgıdır.Kopuz’dan gelişen sazlardandır ve ses genişliği 2,5 oktavdır. Gövde kısmı ortadan boğumlu ve çift çanaklıdır. Tekne kısmı genellikle dut ağacından oyularak yapılmaktadır. Çanaklar üzerine manda yada sığır yüreğinin zarı veya yayın balığının derisi gerilmektedir. Sapı sert ağaçlardan yapılmakta ve sap üzerinde misinadan perde bağları bulunmaktadır. Üç çift ve üç tek olmak üzere 9 teli vardır. Telleri çelikten olan Tar’ın akordu 4 lü ve 5 li aralıklarla yapılır. Boynuzdan yapılan tezene ile çalınmaktadır.
Kabak Kemane:Türk Halk Müziğinin telli,yaylı ve deri kapaklı sazlarımızın tek örneğidir.Menşei Orta Asya'ya dayanmaktadır.Kabak Kemane Türkiye’de özellikle Batı Anadolu’da (Ege Bölgesi’nde) yaygın olarak kullanılan bir sazdır.Kabak, Kabak Kemane,Rebap(Güneydoğu Anadolu’da Rubaba, Hatay yöresinde Hegit) ve Iklığ gibi adlar ile bilinmektedir.Orta Asya Türkmenlerinin Gijek adını verdiği ve Azerbaycan halk müziğinde Kemança adıyla kullanılan çalgı da aynı köktendir.Gövdesi kabak veya hindistan cevizi, göğsü deri, iki veya üç telli olan bir halk çalgısıdır.Yörelere ve biçimlerine göre farklılık gösterir;Yay için at kılı kullanılması tercih edilir.Su kabağı sap kısmından 1/3 oranında kesilir.Bu bölüme tekne adı verilir ve üzeri eskiden tavşan, günümüzde ise yürek zarı ile kaplanır.Tekne çapı yaklaşık 10-15 cm arasındadır. tekneden sonra sap ve burgular gelir.Gövdenin en alt kısmında, çalgıcının kabak kemaneyi dizine dayayıp çalması için demir çubuk vardır.Bu çubuk aynı zamanda kabak ile sapın birbirini tutmasını da sağlar.Kemane perdesiz bir çalgı olduğu için her türlü kromatik ve komalı ses elde edilebilir.Ses genişliği, 2,5 oktavdır.Kabak kemane geçmişten günümüze kadar otantik görünüşünü korumuş bir halk çalgısıdır.Türkler kemane ve kemençe kültürlerini üç kıta üzerine yaymışlardır."Iyık" Altaylarda "Yançak komus", Kırgızlarda "Kıl Kıyak", Türkmenlerde "Gıcak" gibi isimlerle anılmıştır.Kabak kemane yapılırken Su kabağı yukarı doğru incelen boğum altından kesilir ve üzerine yürek zarı veya deri geçirilir. Daha sonra kabağa ağaçtan sap (kol) monte edilir. Kemanenin aslı üç telli olup, daha geniş ses elde etmek için daha sonraları dördüncü bir tel ilave edilmiştir. Kabağın çapının büyük veya küçük olması elde edilecek sesin tiz veya pes olması sonucunu doğurur. İki eşik arası (üst ve alt eşik) normal şartlarda 32-33 cm. uzunluğunda olmalıdır. Ancak derinin az veya çok gergin olması bu uzaklığın değişmesinde etkendir. Şu anda kemanede normal bağlama telleri (çelik ve sırma) kullanılmaktadır. Ancak kemanenin doğal yapısı ile orantılı olarak keman telleri de kullanılabilir.Sazımız at kılıfından yapılmış yay ile çalınır. İyi, kaliteli ve gür ses elde etmek için kıllar üzerine reçine sürülür.
Rebab: Mevlevi ayinlerinin değişmez çalgılarından birisidir.Yayla çalınır ve kabak kemaneye benzer.Türklerin kullandığı en eski yaylı sazlardandır.Gövdesi Hindistan cevizinden yapılır. Cevizin üzerine deri gerilir. Üç tellidir, at kuyruğundan yapılan telden çalınır. Asya kökenlidir. Hz. Mevlâna'nın da rebab çaldığı rivayet edilir.Ortaya çıkışından beri yedi değişik şekilde görülmektedir.
1.Dikdörtgen Rebab 2.Yuvarlak Rebab 3.Armud Şekilli 4.Beyzi (kayığa benzer gövdeli) Rebab 5.Yarım küre Şeklinde Rebab 6.Tambur Rebab 7. Açık Tekneli Rebab
Rebâb'ın tarihini inceleyecek olursak, iki rivayetle karşılaşıyoruz. Birincisi; Uygar Türklerinden beri çalındığı ve Ortaçağ'da Türk-İslam dünyasında çok kullanılmış bir musiki aletidir.Diğeri ise Eski İran Musikisi'nden Eski Arap Musikisi'ne geçip bütün Yakın Doğu ve Akdeniz'e yayıldığıdır.Tek tellisinden beş tellisine kadar kullanıldığı görülmüştür.Mevlana zamanında Anadolu'da dört telli Arap rebâb'ın çalındığı ve onun emriyle altı tele çıkarıldığı bası kaynaklarda vardır.Mızrapla çalınan şekilleride vardır.Yaylı sazların atası sayılmaktadır.Hindistan cevizi tekne, teknenin üzerinde gerilmiş deri, tellerin geçtiği bir eşik, uzun bir sap ve bulgulardan oluşur, birde dize veya yere koymak için demirden bir ayağı vardır.


Kemençe: Kemençe,biri Osmanlı Müziğinde,diğeri Karadeniz yöresi halk müziğinde kullanılan iki ayrı yaylı çalgının ortak adıdır.Bunlardan ilki için yirminci yüzyılın ortalarına kadar kullanılan "armudî kemençe", "fasıl kemençesi" gibi adlar, artık yerini "klasik kemençe" adına bırakmış gibi görünmektedir.Bir halk çalgısı olan ikincisi ise,"Karadeniz kemençesi" olarak anılır.“Klasik kemençe”, 40-41 cm boyunda, 14-15 cm genişliğinde küçük bir çalgıdır.Yarım armudu andıran gövdesi, elips biçimindekiburguluğu "kafa" ve sapı "boyun" tek bir ağaç parçasından yontularak ve oyularak yapılır.Göğsünde, yuvarlak kenarları dışarda kalmak üzere D biçiminde iki iri delik bulunur.Çalgının arka tarafında bir "sırt oluğu" vardır.Orta ve doğu Karadeniz sahilinde yaygın olan yaylı halk çalgısıdır.Üç veya dört telli olur.Boyu 40, 50 cm kadardır.Genellikle tek olarak çalınır.Kemençenin tekne kısmı dut,erik,ardıç ağaçlarından yapılmaktadır.Burgularına kulak adı verilir.Yayın çubuğu genellikle gül ve şimşir ağaçlarından yapılır.Yayına at kuyruğu kılları bağlanmaktadır.Perde bağı yoktur.İstanbul kemençesi armudi şekliyle Karadeniz kemençesinden ayrılır.Bu sazda tellerin yan taraflarına tırnak yüzeyi ile basılır.Karadeniz kemençesi”nin burguluğu, boynu ve gövdesi de tek bir ağaç parçasından yontularak ve oyularak yapılır. Ama biçimi bütünüyle farklıdır.Diğer bütün halk çalgıları gibi,“Karadeniz kemençesi”nin de standart ölçülerinden söz etmek güçtür.Ama günümüzde, uzmanların ve profesyonel yorumcuların kullandığı “kemençe”ler genellikle 56 cm uzunluğundadır.Kenarları dik ve sırtı düz olan gövde çoğunlukla erik veya ardıç ağacından yapılır. Köknar veya ladinden yapılan göğüs oldukça incedir.Tellerin eşikle iletilen basıncına dayanabilmesi için göğüs bölümüne, boylamasına bir çıkıntı yapılarak kubbe şeklinde form verilir.Burgular, oldukça küçük olup, burguluğa ön taraftan girer. Teller tuşa çok yakındır. Çünkü “Karadeniz kemençesi”, tellerin üzerine parmak uçlarıyla basılarak çalınır.
Kopuz: Yaylı sazlarımızın en eskisi kopuz’dur (yaylı kopuz).Iklığ adı verilen bir yaylı sazın geçen yüzyıla kadar doğu Türkleri tarafından kullanıldığı söylenmekte Sazın, yarım Hindistan cevizinin kesik yüzüne gerilmiş bir deri ve üst tarafına takılmış bir kol ile alt tarafına takılmış bir ayaktan ibaret olduğu bildiriliyor .Orta Çağda İran ve çevresinde “rebab” ya da “rüd” diye adlandırılan bu çalgı, “kopuz” adıyla en geç XV. yüzyılda Osmanlı müziğinde kullanılmaya başlamıştır. Ancak Anadolu’ya, göçler, gezginler, ozanlar ya da akınlar kanalıyla taşınarak bu tarihten çok daha önce geldiği sanılmaktadır.Sapında perde bulunmayan kopuz, “tambur”da da kullanılan sert bir mızrapla çalınmaktaydı. Ancak parmak ve yay kullanılarak çalındığı da oluyordu. Yay ile çalınanlarına “Kıl Kopuz”, mızrap ile çalınanlarına ise “Kopça Kopuz” denildiği de olurdu.Kopuz, Asya Türklerinden sonra en çok Anadolu ve Rumeli'de benimsenmiştir. Kopuzun yapısında zaman içinde meydana gelen değişim ve gelişimler, onun bu topraklarda yayılışının eskiliğini ortaya koymaktadır.

II- NEFESLİ ÇALGILAR:





1. Zurna,
2. Kaval (dilli, dilsiz),
3. Düdük (dilli, dilsiz),
4. Çığırtma (çırıtma),
5. Sipsi,
6. Çifte, tulum-çifte,
7. Mey, balaban.


Kamışlı Üflemeli Çalgılar:

Zurna: Nefesli Türk halk çalgılarının en tiz ve en gür sesli çalgısıdır.Bu nedenle genellikle meydanlarda davul ile birlikte çalınmaktadır.Düğün bayram gibi önemli günlerde çalındığı gibi, eski Türklerin savaşlarına da katılıp mehter takımlarında da çok önemli bir yer almıştır. Üflemeli halk çalgılarının başında gelen zurnanın kökeni Ortaasya’ya dayanmaktadır.Yurdun her yöresinde açık hava çalgısı olarak davul ile birlikte yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
Zurnanın boyu 30cm ile 56cm arasında değişmektedir.Gövde ve sipsi olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.Ön yüzünde 7, arka yüzünde de 1 olmak üzere 8 adet ses perdesi bulunmaktadır.Bu perde deliklerinden başka kalak üzerinde daha küçük çaplarda “Şeytan Perdesi” denen perdeler bulunmaktadır.
Türkiye’de zurnalar doğudan batıya doğru gittikçe belirgin bir büyüme kaydettiği görülür.Büyüklük ve küçüklüklerine göre üç guruba ayrılırlar.

1. Kaba Zurna 2. Orta Zurna 3. Cura(Zil) Zurna

Zurnanın erik, şimşir ve zerdali ağacından yapılanları tercih edilmektedir.Kaba Zurna Ege, Trakya, Sivas, Tokat ve Kastamonu’nda çok yaygın olarak çalınan yapı itibariyle zurna ailesi içinde en büyük olanıdır.Boyu 50-55 cm. arasında değişmektedir.Ana gövde büyüyünce diğer parçaları ve delikleri de ona göre büyür.Çalınması bakımından en rahat çalınan zurnadır.Çünkü, 2 oktav kadar geniş bir ses sahasına sahiptir.Deliklerinin ve delik aralıklarının büyük oluşu sebebiyle diyez ve bemoller en rahat bu zurnadan çıkarılır.Özellikle Ege ve Trakya’da 2, hatta 3 zurna bir arada çalar.Bunlardan biri dem tutarken diğeri melodiyi çalmaktadır.Veya ikisi dem tutar biri çalar, tam tersi de olabilir.Buna karşılık yanlarında genelde çift davul çalındığı görülür.Aslında bu dem tutanlar ustalarının yanında zurnaya yeni başlayan ve daha acemi olanlardır.Onlara dem tutarak kendilerini geliştirmeye çalışırlar.


Zurnanın Bölümleri

A. Lüle: Bu kısma lüle denildiği gibi, ''etem'' veya ''metem'' de denilir.Zurnanın nezik kısmının içine geçirilmiş ağaç veya madenden yapılma bir zıvanadır. Bu zıvananın gümüşten olanlarının ucuna yine gümüşten bir kordon takılır ve zurnanın boyuna halkalanır.Tıpkı bir nargile ağzına benzeyen etem, zuma çalanların çok önem verdiği aletlerden birisidir.Takılan gümüş kordon bu aletin kaybolmamasını sağlamak içindir.


B. Nezik: Zurnanın ağaç kısmına başka renkte bir ağaçtan yapılmış ve monte edilmiş kısmıdır.Bu zurnanın ağzına kuvvet vererek çatlamasına yardımcı olur. Gerek nezik gerek etem istenildiği zaman çıkarılabilir.Bu ayrı ayrı muhafazasını da sağlar.Bazı zurnalarda sabit de olabilir.Fakat bunlar makbul değildir.

C. Soluk deliği: Zurna'nın alt taraftaki neziğe en yakın deliğinin ismidir. Kara Ali ismindeki zurnacı soluk deliğini şöyle anlatır . ''...Efendim soluk deliği adamın burnuna benzer. Adam oğlu ekmek yerken su içerken burnu olmazsa nefes alamaz. Bazı havalarda burundan ses çıkarır gibi zurnayı öttürmek gerekir. O zaman bu deliğe sağ elin baş parmağı ile dokunarak sağır ses çıkarırlar... '' Buna bazı Abdallar ''metem'' diyorlar.

D. Cin-Seytan delikleri: Zurnacılar zuma borusunun sağ ve sol tarafında açılmış ince deliklere cin veya şeytan deliği adını verirler.Bu deliklerin ne işi yaradığı bilinmemektedir.Kara Ali ismindeki zurnacı cin deliklerinin hava almak için olduğunu söyledi.

E. Zurna borusu: Zurnanın ses çıkaran geniş ağzına denir.Borunun kenarları ve üst kısmı ekseriya gümüştendir.Cura borularında iki, büyüklerde üç tane şeytan deliği bulunur.

F. Hava döndüren: Zurnanın deliklerine verilen isimdir.Yedi tane olan bu deliklere yukarıdan itibaren, dört tanesini sağ el, geri kalan üç tanesini sol el idare eder.

G. Avurtluk: Etem'e geçirilen değirmi bir alettir.Ağaç, kemik ve metalden yapıldığı olur.Bazen kenarları yontulur.En makbul avurtluk koyunun kürek kemiğinden yapılanıdır.Havanın dışarıya kaçmasını önlemede büyük etkendir.

Mey: Dilli, üflemeli çalgilar sınıfına girer.Gürgen, ceviz vb. sert ağaçlardan yapılanları varsa da en makbulü erik ağacından yapılanıdır.Genellikle Doğu Anadolu’da Erzurum,Kars, Gümüşhane,Bayburt,Van ve Erzincan yörelerinde yaygın olarak kullanılan bir çalgıdır.Balaban diye de adlandırılan bu çalgı Ortaasya kökenlidir..Bir gövde ve ağız tarafına takılan ses çıkarıcı yassı kamış ağızlıktan ibarettir.Sesi mat ve hafiftir.Bu özelliği ile küçük ve kapalı yerlerde zurnanın yerini alır. Sesi zayıf olduğu için daha çok kapalı mekanlarda ve oda toplantılarında çalınmaktadır.Kamış üzerindeki kıskaç sayesinde ses inceltilip kalınlaştırılabilmektedir.Özel bir yöntemle yassılaştırılan kamış, kıskaç ve gövdeden meydana gelir.Kıskacın kamış üzerinde aşağı veya yukarı doğru itilmesiyle yaklaşık bir perdelik ses değişimi yapılabilmekte veözelliği ile çalgı gruplarına hemen uyum sağlayabilmektedir. Zurna gibi kesintisiz üfleme tekniği ile çalınır.Bir oktav civarında ses genişliği olan Mey’in üç çeşidi vardır. bunlar;


1. Ana Mey 2. Orta Mey 3. Cura Mey

Gövdenin üst kısmında 7, alt kısmında ise 1 adet ses perdesi bulunan Mey’in, 9-10 adet ses perdeli olanları Azerbaycan ve Türkistan’da “Balaban” adı ile kullanılmaktadır.

Sipsi: Halk çalgılarımızın üfleme ile (nefesli) çalınan en küçük boylu çalgılarından birisi olup,Sipsi adı ( İnce küçük ) anlamına gelir.Göl kenarlarında, sazlıklarda veya sulak arazilerde yetişen, kamış veya kargı dediğimiz malzemeden yapılır. Bu malzemeleri çeşitlilik gösterir. Bunların et kalınlığı (iç çapı) 4-5 mm olanları kullanılır.Ege bölgesinde ve Teke yöresinde kullanılan çalgılardandır.Batı Akdeniz Bölgesinde özellikle teke yöresi; denilen Burdur, Isparta, Denizli, Muğla, Afyon ve Antalya'nın özellikle Korkuteli Elmalı dolaylarında en fazla da Burdur'da ve yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir.Sipsi ile çalınan halk ezgilerinin oyunlu alanlarına "sipsi oyunları" da denilmektedir. Genellikle teke yöresinde sipsi ile çalınan ezgilerin ölçüleri dokuz zamanlıdır.Sipsi’nin boyu biçimi ve perde sayısı her çalan ve yapan ustaya göre değişmektedir.Gövde kısmı 20cm kadardır.1 veya 1,5 oktav civarında ses genişliği vardır.Genellikle 6 veya 7 adet ses perdesi olanlar kullanılmaktadır.Kamıştan yapılır ve iki parçalıdır.Birinci kısım ağızlıktır aynı zamanda sipsinin ses veren (öten) kısmıdır. İkinci kısım üzeri deliklerin açıldığı gövde kısmıdır.Ağızlık denen birinci kısım, sipsinin (gövdenin) içine girebilen çapı daha dar ve ince kamıştan yapılır. Uzunluğu da 3 ya da 4 cm dir.Borusu kemik ve ağaçtan yapılanları da vardır.Kuvvetli bir nefesle çalınır.Gür bir sesi vardır.Sipsinin kendine özgü ve çok ilginç bir akortlama sistemi vardır. Ağızlığın gövdeye geçen kısmındaki açılmış olan kapağın üzerine iplik dolanır. Böylece aşağı yukarı oynatmak suretiyle istenilen akort elde edilmiş olur. Yine ağızlığın üzerine açılan kanalın içine saç kılı geçirilerek, ayarlanmış akordun değişmemesi sağlanır.Sipsi görünüm olarak küçük, çalınış itibarıyla çok zor olan nefesli hak çalgılarımızdan birisidir.Eksik perdeli oluşu çalınmasını bir kat daha güçleştirir Ancak eksik perdeli olması yöre özelliğindendir.Yedi delikli sipsilerin, alttan iki deliği açık olmak üzere diğer delikler kapatılarak çalınır. Ağızlığın baş kısmı dil ile veya herhangi bir madde ile kapatılarak üflenir.Sipsinin kenar seslerinde devamlı olarak üstten beş delik (perde) kapalı olarak tutulur (arka delik dahil) En önemli özelliklerinden bir tanesi nefes alıp verme, yani sesi hiç kesmeden sürekli olarak nefes çevirme olayıdır.Bu nedenle sürekli çalındığı için sipsi çalanın dudakları yorulmaktadır ve ağızlık ile gövdenin birleştiği yere bazen zurnada olduğu gibi plastik bir maddeden 'lüle' denen araç geçirilir.Bunun görevi ise yorulan dudakları bir lüleye dayamak koşuluyla dinlendirmek ve daha uzun süre çalınmasını sağlamaktır.Sipsi çalabilmek için önce güçlü bir nefese ihtiyaç vardır.Boğaz,Gurbet,Teke ve Zeybek havalarının en güzel seslendirildiği bir halk çalgımızdır.

Çifte: Dilli nefesli (üflemeli) çalgılar gurubuna girer.İki kavalın yanyana monte edilmesiyle Zonguldak civarı ve güneydoğu Anadolu bölgesinde kullanılmaktadır.Ön kısmında 5-6 adet ses perdesi bulunmaktadır.Boruların her ikisinde perde sayısı eşit olabileceği gibi bir tarafta bir adet ses perdesi de olabilir.Her iki kamışında uç kısımlarında ses veren iki küçük kamış eklenmektedir. Dil görevi gören bu küçük kamışlar ağız boşluğuna alınır ve aynı anda hava üflenerek çalınır.Güney Anadolu da özellikle Antakya ve Yayla dağı çevresinde Argun adı ile bilinmekte ve çalınmaktadır.Değişik yörelerde Argul, Kargın, Zambır gibi adlarla da bilinmektedir.

Dilli Üflemeli Çalgılar: Dilli düdük ve büyük çoban kavalları, 25-30cm olanlarından,75-80cm olanlarına kadar değişik ebatlarda olabilir. Anadolu’nun hemen hemen her yerinde kullanılmaktadır.Bu çalgıların ön yüzünde 6-7, arka kısmında ise 1 adet ses perdesi bulunmaktadır.

Dilsiz Üflemeli Çalgılar: Pirinçten yada ağaçtan imal edilirler.Bunlar da dilli nefeslilerde olduğu gibi 20cm ile 80cm arasında değişen boyutlardadır. Genellikle"Çoban Kavalı"olarak tanınırlar.Bu ad,dilsiz nefeslilerin delik sayıları dilli nefeslilerdeki gibidir.Ses delikleri kromatik sesleri çıkarabilmektedirler. Kartal kemiğinden yapılan "Çığırtma" da dilsiz nefesli sazlardandır.

Çoban Kavalı: İnsanoğlunun üflemeli ilk çalgılarındandır. Çeşitli kaynaklarda ''ağız sazları'' arasında anılan çalgı. Orta Asya Türk uygarlıklarından itibaren bilinir. Ülkemizde yüzyıllardır, ''çoban sazı'' ya da ''düdük'' olarak tanınan kaval, Büyük Göç'le yayıldığı toplumlarda ise, farklı ad ve biçimlerde çalına gelmiştir.Bu kavalların oldukça yumuşak ve etkileyici bir sesi vardır.Yurdun her köşesinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.Dilli ve dilsiz olmak üzere iki çeşidi vardır.Her iki grup da kendi içerisinde diatonik ve kromatik perdeli biçiminde sınıflandırılır.Sert ağaçlardan yapılmaktadır.Erik, Gül, Davulga, Sandal gibi bir çok ağaçtan yapılabilmektedir.Pirinç gibi madeni olanları da olsa bile, en makbulü erik ağacından yapılanıdır.Kaval kelimesi içi boş anlamında olan Kov’dan türemiştir.Ses genişliği 2,5 oktavdır.Nefesli (üflemeli) çalgılar gurubuna girer.Ön yüzeyde yedi, arka yüzeyde bir olmak üzere sekiz perde deliği vardır. Genelde tek parçadan oluşmakla birlikte, birbirine geçen ve taşımada kolaylık sağlayan üç parçalı kırma kaval örneği de görülmüştür.Günümüzde geleneksel müziğin çalgı topluluklarının önemli bir renk çalgısı olarak kullanılan Kaval, standartlara göre üretilmediği için boyutları hakkında kesin bilgiler olmamasına karşın 30 ile 80 cm. arasında değişen bir yapı gösterdiği söylenebilir.
Üst kısmında 7, alt kısmında ise 1 ezgi perdesi bulunmaktadır.Bu perdeler dışında kavalın alt kısmında da Şeytan Deliği ve Hazreti Ali adı verilen 4 perde daha vardır.


Çığırtma: Dilsiz dogrudan üflemeli Türk halk çalgısıdır.Çığırtma, kartalın kanat kemiğinden yapılır.15-30 cm uzunluğundadır.Daha çok çobanlar tarafından kullanıldığı bilinen bu çalgı, günümüzde unutulmaya yüz tutmuş çalgılardandır.Elazığ ve civarında Toros dağlarının batı kesiminde eskiden yaygın olarak kullanılan dilsiz ve üflemeli bir çalgıdır.Önde 6-7, arkada ise 1 adet ses perdesi bulunmaktadır.Yaklaşık bir oktav ses genişliği vardır.Altısı üstte birisi altta olmak üzere toplam yedi tane ezgi perdesi vardır.Kartalın kanat kemiği tüylerden ve kaba bir biçimde etten arındırılır.Toprağa gömülür.Bir süre beklenir, ilik ve et parçalarının toprak içerisindeki canlılar tarafından tüketilmesinin ardından süt içerisinde kaynatılır.Kaynatmanın amacı kemiğin beyazlamasını ve işlemek için yumuşamasını sağlamaktır.Bu işlemin ardından perde delikleri açılır.

TULUMLU ÜFLEMELİ ÇALGILAR:

Tulum: Genellikle Doğu Karadeniz bölgesinde (Rize, Artvin) yaygın olarak kullanılan hava depolu bir
halk çalgısıdır.Lülük (goda), Gövde ve Nav olmak üzere üç bölümden oluşur. Tulum oğlak derisinden çıkarılarak elde edilmektedir.Ön ayağına ağızlık, arka ayağına ise klavye(Nav) tespit edilerek diğer kısımlar kapatılır. Ağızlık vazifesi gören tahta borudan üflenerek tulum şişirilir.Deri hava ile dolunca klavyeden ses çıkmaya başlar. Koltuk altına yerleştirilerek çalınmaktadır.Tuluma yerleştirilen klavye kısmına "Nav” denilmektedir.Nav üzerinde birbirine paralel 5 çift ses perdesi bulunmaktadır.Tulumun en önemli kısmı nav`dır. Nav özellikle şimşir ağacından yapılır. Yaklaşık 40 derece eğri şimşir ağacının içini düzgün bir şekilde oyduktan sonra analıklar dediğimiz delikli 10mm çapında boruları ve kamıştan özel olarak yapılan çibun dediğimiz sipsi`leri özenle ve düzgün şekilde nav`a yerleştirilir.Tulumu şişirmek için kullanılan dudula; yuvarlak bir ağacın içi delinerek yapılır ve hava geriye kaçmasın diye iç tarafına naylon`dan bir kapak yapılıp raptiye ile tutturularak havanın geri gelmesi önlenir.Tulum yurdumuzda Trabzon, Rize, Erzurum, Kars'ta, Kuzey ve Doğu Anadolu Bölgesinde ve Trakya bölgesinde kullanılmaktadır. Genellikle kuzu ve oğlak derisinden yapılan tuluma Trakya'da Gayda adı verilmektedir.Tulumun orjinal sesi "si" ve "lâ" dır.Parlak,etkileyici bir ses rengine sahiptir.

Gayda: Trakya bölgesinde yaygın bir halk sazıdır.Tuluma benzeyen bu sazda çifte kamış yerine ağaçtan yapılmış düdük bulunmaktadır.Ayrıca gayda da uzunca bir dem ses veren boru bulunmaktadır.


III- VURMALI ÇALGILAR:





1. Davul (nağara), koltuk davulu,
2. Tef, kudüm (daire),
3. Darbuka (deplike, dümbelek, dümbek, küp),
4. Zilli maşa, çarpara, parmak zilleri, kaşık v.b.


Deri Vurmalı Çalgılar:

Davul: Türk vurmalı çalgılarının sembolü olarak kabul edilmektedir.Davul tarihimizde çok değişik amaçlarla kullanılmıştır.Türkiye’nin her yerinde değişik cins ve boylarda davul bulunmaktadır.Kasnak, ip ve deri olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır.Tokmak ana ritmi, çubuk ise detayları çalmaktadır. Genellikle küçük davul, orta davul, büyük davul ve koltuk davulu gibi mahalli boyları ve adları bulunmaktadır.Türklerde kullanılan en eski çalgıdır. Sesinin gür oluşu ve etkisi nedeni ile bir haber aracı olarak takullanılmıştır.Davul genellikle 50-60 cm. Çapında kestane ağacından 1-1,5 cm kalınlığında yaklaşık 40 cm. genişliğinde tahtanın silindir şeklinde bükülerek her iki açık alan derilerin deri veya keten iplikle sıkça tutturulması ve çalgıcının boynunda durması için kemerle bağlanması buna ilaveten sert ağaçtan tokmak ve cızdım denilen çubuğun yapılmasıyla işime tamamlanır.Davulun değişik cins ve boyda olanları vardır.Büyük olanına “kara davul”, küçük olanına “cura davul” veya “davlumbaz” denmektedir.Kasnak, deri çemberi, çakşırı kasnak kayışı, tokmak, çubuk, davul derisi olmak üzere altı parçadan meydana gelmektedir.
Davullar genel bir değerlendirmeyle, üç boya ayrılabilirler.Bunlar, küçük (Çapı, 60 cm. civarı), orta (çapı 70 cm. civarı), büyük (çapı 80-90 cm. civarı) boylardadır.Kasnak eni ise yörelere ve kullanıcıya bağlı olarak büyük değişiklikler göstermektedir.Temel olarak bir “germe çemberi”ne geçirilmiş deri ve bunların bağlandığı “kasnak” denilen ağaç bölüm olmak üzere iki ana kısımdan oluşur.Bu iki yandaki germe çemberine geçirilmiş deriler, ton tutmasını sağlamak için bağlantı elemanlarının yardımıyla gerekli ya da istenilen oranda gerdirilir.Davul kasnağı, çoğunlukla ceviz, ıhlamur, köknar, ceviz gibi ağaçlardan yapılmaktadır. Bunlardan en çok kabul gören ya da beğenilen ise meşedir.Bu kasnağa dana, köpek ya da koyun/keçi gibi hayvanların derileri gerilmekte ve davulun alt / üst kısımlarına takılmaktadır.Deriler “germe çemberleri”ne ıslak olarak geçirilir ve gerilmeyi sağlamak ve kurumaya bırakılmak için üstten ve alttan “davul kasnağı”na yerleştirilir. Alt ve üst “germe çemberleri”, zikzaklı olarak geçirilmiş sağlam sicimler ile bağlanır.Deri kuruduktan sonra da istenilen gerginlik sağlanana kadar sıkılarak tutturulur.Deri kurumaya bırakılırken çatlamasını önlemek amacıyla susam ya da zeytin yağı ile yağlanır.Davul bir meşin kayışla boyuna asıldıktan sonra, genellikle sağ elde “tokmak” (çomak, meççik, metçik, çomaka) ve sol elde “ince değnek” ya da “çubuk” (çırpı, zipzibi) ile vurularak çalınır.Ritmin güçlü vuruşları “tokmak”, zayıf vuruları ise “çubuk” ile belirtilir. Ortalama boyu 40-50 cm. olan “çubuk”, “tokmak”tan biraz daha uzundur.Davul, zaman içinde tuğ, tavul, köbürge, küvrüg, tuvıl ve tabl gibi isimleri ile anılmıştır.Davul çalanlar da süreç içinde ; tablzen, davulzen, davulcu gibi adlar verilerek nitelenmiştir.Şamanların en temel çalgısı olan “Davul”, Türk geleneklerinde dinsel törenler, savaş alanları, mehter takımları,düğün, sahur, cirit oyunu, at yarışı, güreş, bayram v.b. gibi alanlarda uzun yıllar boyu kullanılmış ve hala kullanılmaktadır.Diğer taraftan “davul”, müjde, güvenlik, savaş, yangın v.b. amaçlı da kullanılmıştır.


Koltuk Davulu: Araçsız vurmalı usul çalgıları sınıfına girer. Daire biçimindeki ağaç kasnağa deri gerilmiş çemberlerin, çapraz bağ ile bağlanması sonucu elde edilir.Koltuk altına alınarak ve ellerle vurularak çalınmaktadır. Normal davula göre daha uzundur. Çapı ise normal davuldan daha küçüktür.

Dümbelek: Anadolu’nun bir çok yöresinde çalınmaktadır. Bu günkü darbukanın çömlekten (topraktan) yapılmış şeklidir. Yörelere göre deblek, dümbek ve dümbelek gibi adlar almaktadır. Daha çok kadınlar arasındaki çeşitli eğlencelerde kullanılmaktadır.

Tef: Vurmalı bir Türk Halk çalgısıdır.Hemen hemen her yörede mevcuttur.Yaklaşık 20-40cm çapında, bir kasnak ve tek yüzüne gerilmiş ince bir deriden ibarettir.Kasnak üzerine açılan yarıklara 3-5 çift ince pirinçten yapılmış ziller geçirilerek çalgının ritminin zenginleşmesi sağlanmaktadır.Bazı yörelerde sade olanları da bulunmaktadır.Daha çok kadın eğlencelerinde kullanılmaktadır.Daha büyük olanlarına “Daire” denilmektedir.El (parmak) ile çalınan vurmalı bir ritm çalgısıdır.Yöre ve çalan kişilere göre ''tarande, çingene, acem'' diye isimler almaktadır.Yaklaşık 30-40 santim çapında bir kasnağa gerilen oğlak derisinden olursa daha verimli olur.Def (tef) elde havaya kaldırılarak ve zillerin şıkırtıları duyulsun diye sallanarak çalınır.Kırsal kesimde halen kına ve düğün gecelerinde bilhassa kadınlar eğlenmek için Def'i hem çalar hem oynarlar.Zilli Tef ve Zilsiz Tef olmak üzere iki çeşittir.


Kudüm: Türk musikisinin en temel ritm aletlerinden biridir.Mevleviler ayinlerinde kullandıkları sazların bazılarına, halkın kullandıgı isimlerden farklı ve kutsallaştırıcı isimler takmışlardır.Kudüm adının anlamını ve etimolojisini bilemesek de,kudüm sazına isim babası olan grubun ve bugünkü kişiligini kazandıranların Mevleviler oldugunu söyleyebiliriz.Tasavvuf musikisinin dışındaki formlarda da kullanılmıştır. Belirli seslere akordlanabilen bu enstrüman mevlevi ayinlerinde semazenlerin sema ritmini darplarla düzenleyerek ritmik bir bütünlük oluşmasına katkıda bulunmaktadır.Kudüm, 4 parçadan meydana gelmiştir;Bakır gövde,Deve derisi,Simitler,Zahme.Yanyana koyulmuş birbirinden farklı büyüklükteki tas biçimli 2 ayrı gövdeye deri gerilmesi ile oluşur.Gövdeyi meydana getiren 2 çanak, dövme bakır veya ağaçtan imal edilirler. İki çanağın büyüklüğü birbirinden farklı olmasının nedeni, icra sırasında farklı tını elde etmek içindir. Kalın tını veren çanağın adı DÜM, tiz tınıya sahip olanın adı TEK tir.Çapı 15-16 cm olan dümün derinliği 30-32 cm., çapı 14-15 cm. olan tekin derinliğiyse 28-30 cm.dir.Bu iki çanağın üstüne gerilmesi için kullanılan deve veya keçi derisinin kalınlıkları da, düm üstüne 2 mm., tek üstüne 1 mm.olmak üzere birbirinden farklıdır.Gövdenin altına kudümün yerle temas ederek tınısının değişmesini önlemek ve çalankişiye icrayı kolaylaştıracak eğimi verebilmek için "simit adı verilen ortası boş silindirler konur.Kudüm, nakkareden daha büyük, belli ölçüler içerisinde yapılan bakır bir tas üzerine Deve derisi geçirilmek suretiyle yapılır.Lama, Dana derileri de kullanılmıştır fakat umumiyetle Deve derisi tercih edilmektedir. Zahme adı verilen iki küçük sopa ile vurularak velveleli veya velvelesiz şekilde usuller çalınır.Zahmeler yumuşak ve orta yumuşaklıktaki ağaçlardan yapılırlar.Kudüm çalan kişiye Kudümzen denir.Kudüm, kendine has tatlı, yumuşak, hoş bir sese sahiptir.Kudümün vurmalı çalgı olarak belli bir akordu yoktur.Ancak üstadlar Dümün icra edilen makamın karar sesine tekin ise makamın güçlü derecesine çekilmesini uygun görürler.

Darbuka: Elle çalınan vurmalı çalgılarımızın hemen hemen en tanınmışlarındandır. Arapça, ''dümbelek'' olan çalgı yurdumuzda yörelere göre, ''dümbek, deblek, güp, küp, dümbelek, dönbek'' adlarını alırlar.Tek başına çalındığı gibi diğer çalgılara da eşlikçi vazifesi görür.Tok ve derin bir yapısı vardır.Çeşitli büyüklükte olan toprak ve metalden yapılan darbukalar, keçi veya dana derisinden işlenen deri ile kaplanır.Günümüzde röntgen filmi ile kaplı olanlarına çokça rastlanır.Daha çok kadınlar arasındaki çeşitli kına geceleri ve eğlencelerde ritm çalgısı olarak kullanılır.
Çarpma Çalgılar: Kaşık: Vurmalı bir Türk Halk Çalgısıdır.Özellikle şimşir ağacından yapılanı makbuldür.Sap kısımları parmaklar arasına alınır, oval kısımları ise sırta gelecek şekilde avuç içine alınarak çalınmaktadır.Bunun dışında farklı tutuş biçimleri de vardır.Bursa çevresinde sapın sonunda oyma tekniği ile hareketli parçacıklar oluşturulmuş ve buna tongurdaklı kaşık adı verilmiştir.Anadolu’da eskiden beri kullanılan ve ağaçtan yapılan çorba kaşıkları aynı zamanda çalgı olarak ta kullanılmaktadır.Türkiye’nin özellikle Silifke ve Konya yöresi halk oyunlarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Zilli Maşa:Maşa biçiminde iki ana kolun uçlarına yerleştirilen karşılıklı zillerden ibarettir.Kollar kapandıkça ziller üst üste gelerek ses çıkarmaktadır.İki, üç kollu bir maşa ve uçlarına takılı zillerden ibarettir.Bir elle tutulup,diğer elin baş parmağı ile diğer parmakları arasına vurularak çalınır Çarpara, şimşirden kesilmiş kaşık büyüklüğündeki dört tahta parçasından ibarettir.Bunlar birbirine iple veya menteşeyle bağlıdır.Genelde kadınlar arasındaki eğlencelerde kullanılır.

a)    Geçiş Süreci ve Zeybeklik

Zeybeklik olgusunun bünyesinde bulunan töre ve törenlerin yeterince anlaşılabilmesi için geçiş süreçlerine ilişkin kısa bir değini sanırım yararlı olacaktır.

Toplumlarda, bireyler ve toplumun çeşitli kesimleri kendilerini anlatacak, kimliklerini ortaya koyacak, istemlerini sunacak, kısacası benliklerini ve özgürlüklerini yaşayacak düzeni bulamazlarsa bir şekilde kendilerini tanımlayabilecekleri koşulları yaratırlar. Bu durum yeni bir süreçtir. Daha doğrusu yeni koşullara geçişin, yeni bir kimlik oluşturmanın sürecidir. Yeterince gelişmemiş, üretim ilişkileri, toplumsal denge ve değerleri, düşünce ve davranış sistemleri yerine oturmamış, diğer bir deyimle çelişkilerin daha derinden yaşandığı, yapısal değişim geçiren geri toplumlarda bu durum çok daha açık, çok daha belirgin bir şekilde görülür. İnceleme konumuz olan ve tarih boyunca birçok toplumda çeşitli biçim ve boyutlarda ortaya çıkan başkaldırı olayı da, yeni bir süreçte kendini tanımlamanın ve yeni bir ortama geçişin parçasıdır. Burada bir konuyu da gözden ırak tutmamak gerekir. Bir olgu olarak başkaldırı, her zaman, her yerde aynı biçimlerde ortaya çıkmaz. Koşullara, zamana ve zemine göre değişik şekiller gösterebilir. Yaşanan sürece, toplumsa değişim ve gereksinimlere uygun olarak bu şekil kendiliğinden ortaya çıkar. Toplumsal çelişkilerin derinleştiği, merkezi otoritenin olmadığı ya da çok zayıf olduğu, yani yönetim boşluğunun bulunduğu koşullarda geçişlerin boyutları çarpıcı bir şekilde gözlemlenebilir.

Kimliğin belirlenmesi ve kişilik oluşumu, bireyin konumu ve toplumsal işlevi bakımından geçişler önemlidir. Geçişleri sağlamak için geçiş ayinleri ve törenler yapıldığı da bilinen ve yaygın bir durumdur. Bu geçiş ayinleri ve törenlerin örneklerine Anadolu’da olduğu gibi dünyanın birçok yerinde değişik toplumlarda, değişik şekillerde rastlamak mümkündür.

Özellikle dar ve kapalı direnç grupları ve toplumlar ve bu tür toplumların ortaya çıkardığı ve yapılanmalarda geçişlerin kendine özgü özellikleri vardır. Bunların başında çoğunlukla töre ve törenler ve geçişe ilişkin birtakım uygulama ve geleneklerin oluşu gelir.

Geçiş süreçlerine ilişkin töre ve törenler, yeni bir kişilik ve kimlik oluşturmak, yeni duruma kişiliği uyarlamak amacıyla ortaya çıkan uygulamaların bütününü içerir.

Birey açısından törenlerle birlikte yaşanan geçişin anlamı ve belirleyici temel unsurları şunlardır:

1.    Yeni durumu içselleştirmek, konumunu kaygı ve kuşkulardan uzak, ikirciksiz ve sağlam bir şekilde özümlemek;

2.    Eski kişiliğini değiştirerek yeni bir kişiliğe dönüştürmek, diğer bir deyimle yeni bir kimlik oluşturmak;

3.    Yeni kimliğe ilişkin davranış kuralları belirlemek, öngörülen kuralları öğrenmek ve kurallara uymaya çalışmak, birçok geçiş süreçlerinde ortaya çıkan yemin törenlerinde olduğu gibi yeni kimlik ve kişiliğin gereklerinin yerine getirileceğinin, buyruklara kayıtsız koşulsuz uyulacağının sözünü vermek;

4.    Geçiş süreci ve sonrasında öncülere, yol gösterici ve yöneticilere uyum ve boyun eğişi sağlamak, onların yönlendirmelerini kabullenmek;

5.    Yeni konumla birlikte yeni sorumluluklar ve görevler üstlenmek.

Bütün bunlardan, yeni yapı içerisindeki yaşam biçimi ve davranış kurallarına uyarak yer alınan toplumda sağlam ve etkin bir yer edinme, dayanışma, korunma ve kollanma gereksinimi giderme çabası hemen göze çarpmaktadır.

Geçiş yapılan, gereklerine bağlı kalınacağına ilişkin onay verilen kültür ve yaşam biçiminin, beklentilerine, öngörü ve davranış kalıplarına uygun biçimde yanıt vermek, gelenek, görenek ve töreleriyle uyumlu olmak bir zorunluluktur.

Geçiş süreci sonunda geçiş yapan kişi ve çevrelerin durumu, öncü ve yol göstericiler tarafından onaylanır. Geçiş döneminde kişinin yeni konumu belirlenir. Bu durum çeşitli uygulama ve törenlerle kutsanır. Yeni bir yaşama geçiş yapan ve yeni bir ortama katılan birey kutlanır. Tehlikelerden, kendisini çevreleyen olumsuz koşullardan etkilenmemesi, yaşamında başarılı olması, yürüdüğü yolda engel bulunmaması, kötülüklerden uzak kalması için dilek ve öğütlerde bulunulur.

Geçiş dönemine ilişkin işlem ve törensel uygulamalar, sürekli göz önünde bulundurulması gereken yeni döneme özgü tutum, davranış, uygulama ve kalıplar, gerek tören sırası, gerek tören sonrası görsel ve işitsel bağlamda belirli bir düzen içerisinde ilgili çevrelere sunulur.

Geçiş süreçlerine ilişkin uygulamalar kimi ayrıntılar dışında temel unsurlar bakımından evrenseldir. Genellikle doğrudan katılarak, belirli töre ve törenler dahilinde bu geçişler yapılır. Fakat toplumların gelişmişliğine, üretim ilişkilerine, toplumsal koşullarına, coğrafya ve kültürel şekillenmelerine özgü birtakım yerel farklılıklar da gözlemlenebilir. Bu farklılık ve ayrımlar geçiş sürecinin özünü değiştirmez.

Anadolu’nun Batı coğrafyasında ortaya çıkan ve köklü bir geleneğe sahip olan zeybeklik kurumu da bünyesinde buna benzer geçiş unsurlarını taşıyan bir yapıdır. Zeybeklikteki kızanlık durumu ve törensel uygulamaları, eski kişiliği değiştirerek yeni bir kişilikle ortaya çıkmanın, yeni bir kimlikle bütünleşmenin ön adımıdır. Yapılan tüm uygulamalar bu doğrultuda sürecin bütün gerekleri ve gelenekleriyle örtüşür. Efeliğe ve kızanlığa ilişkin geçiş törenlerini bu bağlamda değerlendirmenin kanımızca yararı vardır.

b)    Zeybekler Topluluğunun Genel Yapısı

Genel anlamda “zeybeklik coğrafyası” diyebileceğimiz Batı Anadolu’da haksızlığa boyun eğmeyen ve “yoksul yandaşı savaşçılar” olarak görülen zeybekler, baskıya, haksızlık ve zorbalığa başkaldıran, yani adaletsizliğe “hayır” diyen kişilerdir. Baskı, dizginsiz sömürü ve kuşatılmışlık içerisinde bunalma, koşulların düzeleceğine ilişkin umutların tükenmesi, insanda isyan duygularını körükler ve geliştirir. Kendi deyimleriyle “düşküne el veren” dağlara çıkmak, kendince koşulları yaratanlarla çatışmaya girmek bir tutku haline gelir. Yine kendi deyimleriyle, “Dara düşen ya dağa yaslanır, ya beğe yaslanır.” Zeybek olmaya karar verenler beylere yaslanamayacağına göre, geriye bir tek seçenekleri kalmaktadır. Dağlara yaslanmak… Eski bir atasözünün söylediği gibi “Kurt bunalırsa köye iner, kul bunalırsa dağa çıkar.” Bunun anlamı bir yerde bağından boşanma, geleneksel yaşamın dışına çıkmadır.

Birey zincirlerini kopardıkça eylem çizgisinin yönelimini yüzde yüz doğru belirleyemese bile özgürleşir. Bu anlamda, bir bakıma zeybekler dağ başlarının “özgür yoldaşlar topluluğu”dur. Diğer bir deyimle “zeybekle birliği”ne bir çeşit yoldaşlığa dayanan birliktelikler denilebilir. Bu birliktelik içerisinde yer alanlar sevinç ve tasada ortaktır. Acılar, sıkıntı ve bunalımlar hep birlikte göğüslemeye çalışırlar.

Bu bağlamda ortaya çıkan güçlü bir zeybek çetesi altı kısımdan oluşur. Bunlar;
1.    Efe,
2.    Başzeybek ya da başkızan,
3.    Kızanlar ya da yaygın deyimle zeybekler,
4.    Yardımcı ya da muavin çeteler,
5.    Haberci ve istihbarat ağı,
6.    Yatak ve barınma ağı.

Efe, bir çetenin başı, yani yöneticisidir. Çeteyi tek başına çekip çevirir, yönetir, yönlendirir. Çetede bulunan hiçbir zeybek ve kızan onun bilgisi ve istemi dışında hiçbir eyleme girişemez, ondan habersiz hiçbir iş yapamaz. Efenin söylediği sözün, yürüdüğü yolun dışına çıkılamaz.

Batı Anadolu’da halkın algılamasına göre efe, mertliği herkes tarafından kabul edilmiş, “yerine göre bıçağının ekmeğiyle geçinen ve solumadan ölen kabadayı”dır. Bir kişi bir kez efe oldu mu, artık dağları ve isyan yaşamını bırakarak düze inse de, yahut kızanlarını yitirip yalnız kalması sonucu bir başka çeteye girse de yine efedir. Yaşamı boyunca efe olarak kalır, efe olarak anılır ve saygınlık görür.

Başzeybek ise; efenin birinci derecede yardımcısıdır. Çetede efeden sonra gelen insandır. Onun olmadığı yerde çeteyi o yönetir ve yönlendirir. Kızanlar, efeye iletilmesini istedikleri istemlerini, söyleyeceklerini, gereksinim ve sorunlarını başzeybeğe söylerler. Başzeybek ise, bu konuları uygun biçimde efeye iletir. Efeler her türlü sıkıntıya, üzüntüye, baskı ve yıkıma, sabır ve dirençle dayanır. Serini verir, hiçbir zaman sırrını vermez. İçinden geçeni, yaşadığı fırtınaları kimseye sezdirmez. Her zaman, her yerde iradesine hâkim olmak zorundadır.

Zeybek, efe ve başzeybekten sonra çetenin bütün üyelerine toplum tarafından verilen isimdir. Genel olarak zeybekler, çetenin en etkili, eylemli ve efenin güvenini kazanmış, yardımcılığını üstlenmiş kişilerdir. Sözlüklerde zeybek kavramı genel olarak “efenin buyruğu altında bulunan genç” şeklinde açıklanmaktadır.

Zeybekler, efenin yol göstericiliği doğrultusunda hareket ederler. Efelik töresine göre, efeden hiçbir şey soramazlar. Ona akıl vermeye, yol göstermeye kalkışmazlar. Herhangi bir tartışmaya girişmezler, hüküm yürütmezler. Bunun tersi bir durum çekişme ve çatışmalara, çetenin bölünüp parçalanmasına yol açar. Törelerine göre efe “öl” dese ölür, “kal” dese kalırlar.

Efenin yol göstericiliği ve buyrukları doğrultusunda hiçbir eylemden çekinmezler. Efenin sözünün üstüne söz, izinin üstüne iz olmaz. Dileğinin ve eyleminin üstüne kimse tartışamaz. Bu durum, zeybekliğin değişmez kuralıdır. Araştırmalarımızda bu kuralı bozan bir örneğe rastlamadık.

Çete içerisinde dışarıdan bakıldığında açık bir şekilde görüşmese bile belli bir düzen, belli bir örgütlük söz konusudur. Aşağı yukarı herkesin belirlenmiş bir görevi vardır. Sözgelimi, zeybeklerden biri kalınan yerdeki çevre ve yatma işlerini düzenlemeden; diğeri yeme, içme işleriyle ilgili konularda; diğeri gözetleme ve keşif işlerinden; bir başkası haber götürüp getirme ve konaklama işlerinden sorumlu olabilir. Bu düzen içerisinde herkes işini aksatmaksızın yerine getirir.

Kızan, çeteye yeni giren ya da başzeybek ve zeybeklerden sonraki çete üyelerine verilen addır. Bunlar hem efenin, hem yeri geldiğinde zeybeklerin yönlendirmesine göre hareket ederler. Çetenin günlük işlerini bunlar görür. Köy, kasaba ve şehirlerle ilişkileri genellikle bunlar yürütürler. Çetenin günlük gereksinimlerini bunlar sağlar.

Efe, bir yere elçi göndereceği zaman kızanlarından uygun birini seçerek gönderir. Kızanların içinde güzel saz çalan, deyiş türkü söyleyenler de bulunur.

Zeybekler arasında bağlama ve cura taşımak, türkü çalıp söylemek eski bir zeybek geleneğidir. Dönemin tanıklarına göre, “çete halinde dolaşan zeybekler, mutlak olarak sırtlarında üç telli bağlama taşırlardı.

Dağların bu sergüzeştçi adamları, yaylalarda, yalçın kayalar üstünde, bayırlarda, ormanlarda veya dere kenarlarında topluca otururlar, bağlamalarını çalarlar; oynarlar; eğlenirler; kendilerini avundururlardı. Sık sık da türkü düzerlerdi.

Kütahya-Gediz bölgesinden, 19. yüzyılın ünlü efelerinden İslamoğlu’nun da çok güzel cura ve bağlama çaldığı, deyiş ve türküler söylediği bilinmektedir.

Hatta deyişlerinden birinde “Ben sazımın tellerinden hız aldım”, bir başka deyişinde ise “Gönül aşksız, dağlar sazsız olmuyor” demektedir.

“Toylandadır deli gönül toylanda / Hep çirkinler güzel olur bayramda…” sözlerinin, İslamoğlu’nun sürekli söylediği türkülerden birinin dizeleri olduğu da söylenmektedir.

Yine ünlü Çakırcalı Mehmet çetesinden Çoban Memed’in de yanında sürekli bağlamasını gezdirdiği, gayet güzel saz ve cura çaldığı, çok yanık ve güzel türküler söylediği de bilinmektedir.

Bir baskın dolayısıyla 8 Zilhicce 1321 (21 Şubat 1906) tarihli bir belgede zeybeklerden bahsedilirken önce giyimlerinin tanımı yapılmakta, sonra zeybeklerden birinin arkasındaki Yörük çantasında (bu, büyük bir olasılıkla adına dağarcık denilen, daha çok konar-göçerlerin ve çobanların kullandığı, ağzı büzgülü, omuza ve sırta takılabilen ve deriden yapılan çanta olmalı) bir de bağlama diye tabir olunan bir çalgının bulunduğu belirtilmektedir.

Bunlardan da anlaşılacağı gibi genel olarak yanında bağlaması ve curası bulunmayan bir zeybek çetesi düşünülemez. İşte bu saz çalan, deyiş ve türkü söyleyen kızanlar ve zeybekler, hem çetenin kederden uzak, keyifli günler geçirmesini sağlar, hem gerginlik ve sıkıntının azalmasına yardımcı olurlar.

Halk tarafından çete üyelerinin tamamına birden “zeybek”, çeteye de topluca “zeybek çetesi” denir. Bununla birlikte örgütlenmeleri içerisinde görev ve işbölümü açısından yukarıda değindiğimiz gibi bir yapılanma söz konusudur. Görev bölümü ve kimin ne iş yapacağı, kendi gelenek ve göreneklerine göre efe ve efenin bulunmadığı yerde başzeybek tarafından belirlenir.

Yardımcı ya da muavin çeteler ise, asıl ana çeteye yardımcı olmak, korunma ve haberleşme işlerini düzenlemek; takip kuvvetlerinin dikkatini dağıtarak yönünü şaşırtmak; ulaşılamayan noktalarda bu çeteler eliyle eylemde bulunmak; yiyecek, giyecek, silah, mühimmat gibi çeşitli türde lojistik destekler sağlamak amacıyla oluşturulan çetelerdir. Düzde bulunduğu gibi efe, gerekli görürse dağa da çıkar. Çoğunlukla ana çeteden ayrı olarak gezerler. Gerekli buyrukları efeden alırlar.

Efe, muavin çetedeki kızanları da ana çetedeki kızanlar gibi gözetir, korur, kollar. Her açıdan gerekli yardımlarda bulunur. Bu davranışlar sanıyorum karşılıklı güven oluşumunun en önemli parçalarından biridir.

Haberci ve istihbarat ağı, çetenin haberleşme (bilgi götürüp getirme), bilgi edinme, gözetleme, ön araştırma ve inceleme işlerini yürütür. Çete açısından yaşamsal öneme sahiptir.

Yatak ve barınma ağı ise yeme içme, mühimmat gibi gereksinimlerin giderildiği, çetenin sığındığı, barındığı, dara düştükçe gizlendiği yerlerdir. Bütün bu kesimlerin alabildiğine güvenilir olması, en küçük bir açık vermemesi bir zorunluluktur. Çünkü umulmadık bir zamanda yapılacak bir hatayı bütün çete büyük bir bedelle ödeyebilir. Bu da genellikle öldürülerek ortadan kaldırılmaları durumudur. Bir zeybek çetesi bu ağları gerektiği gibi oluşturmadı mı ya da bu ağlar çözüldü mü, etkili olması ve uzun süreli yaşam şansı bulması sınırlı, hatta olanaksızdır. Nitekim ünlü Çakırcalı çetesi böyle bir çözülme sonucu Karıncalı dağda çevrilmiş ve çıkan çatışmada Çakırcalı Mehmet Efe, 1911 yılının 17-18 Kasım (4 Teşrin-i sani 1327) gecesi kör bir kurşunla vurularak öldürülmüştür.

Güçlü ve etkili zeybek çetelerinde ise bu ağların alabildiğine geniş, sağlam, tutarlı ve düzenli olduğunu görüyoruz. Çakırcalı çetesi de uzun yıllar ancak böyle etkili olabilmiştir. Bu konulardaki en küçük bir hatayı hiçbir zeybek çetesi bağışlamaz. Bu neden bu ağ içinde bulunanlar hata yapmazlar. Hata yaptıklarında ise, bunun bedelini yaşamlarıyla ödeyeceklerini bilirler. Buna karşılık zeybekler de bu yapı içinde yer alanları her açıdan en iyi biçimde korur. Onlara zarar verenleri en ağır şekilde cezalandırır.

Ağları sıkı olan zeybek çetesi günün birinde, herhangi bir sebeple dağılsa ya da ortadan kalksa bile, hiçbir çevrenin bu ağı çözmeye, ağ içinde bulunanların işlevini belirlemeye kolaylıkla gücü yetmez. Bu sırlar ölünceye kadar bu yapı içinde yer alanlarda bir “giz” olarak kalır.

Zeybekler her zaman, her yerde tedbirli olmak zorundadır.
Tedbir, zeybekleri ayakta tutan en önemli öğelerden biridir. Zeybeği yaşatanın en azından yarısı yiğitlik, cesaret ve halkla karşılıklı korumaya dayanan ilişkiler ise, en azında yarsı da kurnazlık, uyanıklık ve tedbirdir. Her an olabilecek her duruma karşı hazırlıklı ve gerekli önlemleri almış olmaktır.

İstemleri dışında girdikleri çatışmalarda ve düştükleri pusularda ya da gerekli gördükleri durumlarda zeybekler, kaçma, kurtulma, şaşırtma, püskürtme, yarma ve oyalama taktiklerini başarıyla uygular. Zaten bu konularda başarılı olamayan zeybeklerin yaşama şansı yoktur. Zeybekler arasında şaşırtma ve kaçıp kurtulmaya “silkme”, oyalamaya yönelik atışlara “yığdırma”, havaya yapılan atışlara “dikleme”, püskürtme ve yarmaya yönelik atışlara “çalımlı” denir. Bu atış, karşı tarafa baskı uygulamak amacıyla seri halde ve topluca yapılır.

Zeybekler sık olmasa bile, “tedbirsiz davranır zaptiyan takipçisine yakalanırsa bile göz açtırmayan bir çatışmaya girerlerdi. Durum zor ise, birbirini kollayarak ateşe devam eder, değişik yönlere dağılarak, daha önceden belirledikleri menzillerde buluşurlardı. Dağlarda Yörükler, kırlarda çiftçiler, köylerde yataklar bunları korur, saklardı.

Zeybeklerin nerede konaklayacaklarını, nereden, ne zaman geçeceklerini kendilerinden başka kimse bilmezdi. Bir gün Teke Yarımadası’nda, Toroslar’da, bir hafta sonra Murat dağlarında, Bozdoğan’da görünürlerdi. Beşparmak dağlarından Madran’a, oradan Meğri (Fethiye) Körfezi’ne birkaç günde gelirlerdi. Dağları, geçitleri, su başlarını, hangi dağda hangi Yörüklerin konakladıklarını, köylerde hangi evde ne tip silah olduğunu, zenginleri, ihtiyaç sahibi olanları çok iyi bilirlerdi.

Efenin gönderdiği kızanlar yataklar vasıtasıyla son haberler getirirdi. Durum görüşülür, bazen korkunç planlar kurulurdu. Bu planlar tereddütsüz uygulanırdı. Takip ve baskınlarda karanlık saatler seçilirdi. Ay ışığı olmayan geceler, en uygun gecelerdi. İz kaybetmede, “şaşırtma” taktiği” güdülürd. Aksi istikametlerde ateş yakılır, söndürülür; kendilerinden yiyecek parçaları, yiyecek artıkları özellikle bırakılırdı. Her an ihtiyatlı hareket etmek zorunda olduklarından, ayak seslerini ayırt etmekte bile ustaydılar. Yatarken, düğünlerde iken, mola verdiklerinde, otururken, her ne şekilde olursa olsun içlerinden biri veya ikisi nöbet tutardı.

Zeybekler herhangi bir çatışmadan sıyrılıp kaçmak istedikleri zaman “üçleme” yaparlar. Bu, sacayağı çeklinde üç kola ayrılarak, karşı tarafı üç koldan sıkı bir ateş altına alarak kaçışı temin etmektir. Özellikle Çakırcalı bu konuda çok ustadır.

Bunların dışında, yukarıda değinildiği gibi zeybekler, ayağına inanılmaz çabuktur. Çok hızlı kavrama, değerlendirme ve hareket yetenekleri vardır. Bu durum mücadelelerinde kendilerini başarılı kılmıştır.

Bu kurallara uyan zeybekler uzun süre dağlarda tutunarak direnebilmiş, uymayan ise ya pusuya düşürülerek yakalanmış ya da herhangi bir çatışma ve gaflet anında vurularak yok edilmiştir.

Sözgelimi uzun yıllar Osmanlı güçlerine karşı dişe diş bir mücadele içerisinde zeybeklik yaşamını sürdüren ve on beş yıl boyunca Osmanlı ordularına kafa tutan “Çakırcalı Mehmet Efe’nin bu kadar yıl dağlarda dolaşabilmesinin ve bir türlü ele geçmemesinin en büyük sebebi, bu aşırı derecede ihtiyatkârlığı olmuştu. Geçtiği yolları daima değiştirir, dağ başında, bir geçitten geçmeden evvel orada pusu kurulu olduğunu farz ederek ona göre davranırdı. Bir efenin ihtiyatlı davranmazsa ne kadar cesur olursa olsun, her zaman bir kurşunla öbür dünyayı boylayabileceğini pek güzel bilirdi.”

Her zaman tedbirli olan ve her türlü olasılığı göz önüne alarak ona göre hazırlıklı davranan zeybekler, bir pusu kuracağı, ya da bir çiftliğe baskın yapacağı zaman, daha önceden uzun uzadıya düşünür; en akla gelmeyecek olasılıkları hesaplar; ona göre harekete geçerlerdi. Öfkelerine, anlık duygu ve kızgınlıklarına göre iş yapmazlardı. “Öfke gelir göz kızarır, öfke gider yüz kızarır” diyerek her olayın ince ince hesabını yaparlardı.

Çakırcalı Mehmet Efe, bu denli ince hesaplı ve ustalıkla hareket ettiği için her defasında başarılı olurdu. “Bunca müsademelere (çatışmalara) girdiği halde kendisine bir şey olmaması, hakkında “Vücuduna kurşun işlemez” kanaatini uyandırmıştı. Birçok köylüler buna inanıyorlar ve Çakırcalı Efe’yi bir nevi “ermiş” adam addediyorlardı.

Aslında burada ilginç, ilginç olduğu kadar da önemli bir davranış biçimi söz konusudur. Halkın egemenlere, güçlü olan, kendi üzerinde baskı yönetimi kuran yöneticilere karşı, kendinden yana olan, kendini savunan, koruyan, egemenleri sindiren “kahraman”lara gereksinimi vardır. Bu tür “kahraman”lar en büyük dayanaklarından birisidir.

Bu nedenle erdemli isyancılığına temsilcisi durumunda olan zeybekleri her durumda sahiplenir; elinden gelen her türlü desteği sunar. Bu bağlamda, Çakırcalı Mehmet Efe’nin halk tarafından “ermiş” mertebesine yükseltilmesinde şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü artık Çakırcalı, onlar için “halkın hak arayan kahramanı”dır.

c)    Efelik Töreni

Bir efenin ölümünde zeybekliğe özgü yas töreni düzenlenir. Bu oldukça ilginç bir törendir. Efe dağda ölürse yüksekçe bir kayanın üzerine yatırılır. Baş ve ayak uçlarına ardıç, çam veya meşe ağacından büyük ateşler yakılır.

Zeybekler, belirli bir süre bağlamayla hüzünlü, yas ezgileri çalarak, ağıtlar yakarak, deyişler söyleyerek bu kutsal ölünün çevresinde bu törene özgü zeybek oyununu oynarlar. Bu, başka yerlerde oynanmayan “yas zeybeği” denilen bir çeşit yas oyunudur. Tören sırasında kızanlar oynamazlar. Yalnızca baş kesip, yani başlarını önlerine eğip töreni izlemekle yetinirler. Gerekiyorsa törenle ilgili verilen görevleri yerine getirirler.

Tören bitiminde efenin ölüsü başkaları tarafından bulanamayacak, yalnızca kendilerinin bildiği bir gömütlüğe, büyük bir kaya dibine ya da kendilerince uygun buldukları başka bir yere gömülür. Buralar genellikle dağ başlarıdır. Gömütün yitip gitmemesi için başucuna ardış ya da dur benzeri bir ağaç dikilir. Böylece kızanları tarafından efeye karşı son görevleri yerine getirilmiş olur.

Efenin ölümünden sonra isteyen zeybek çeteden ayrılabilir, isterse yeni bir çete oluşturabilir. Bütün bu olay ve töresel uygulamaların bitiminden sonra, sıra yeni efenin seçimine gelmiştir. Yiğitliği, mertliği, korkusuzluğu, güzel ahlâkı, yardımseverliği, düşkünleri koruması ve yetenekleriyle ünlenen, bir çeteyi yönetebilecek, çekip çevirebilecek, gerekli disiplini sağlayabilecek, yeterli birikime sahip, saygın ve sevilen birisi ancak efe seçilebilir. Efenin oğlu varsa, bu niteliklere sahipse efe olabilir. Zeybekler arasında ilk seçenek odur. Hak öncelikle ona tanınır. Eğer efenin böyle bir oğlu yoksa genellikle bu niteliklere sahip başzeybek efe seçilir.

Zeybeklerin kendi aralarında bir seçim yapılacaksa bu genellikle dağ başında, bir kaya dibinde, bir mağara önünde, bir konalgada ya da bir sığınakta olur. Efe seçimi yapıldıktan sonra ya da zeybek ve kızanların kendi aralarında kararlaştırdıkları ve efe olmasını uygun gördükleri veya istedikleri kişinin önüne sırayla silahlarını koyarlar. Sonra uzanıp elini öperek başlarına götürür ve geri çekilirler. Bu davranışları kendilerine bu kişinin baş olmasını, yani efelik yapmasını istedikleri ve efeliğini onayladıkları anlamına gelmektedir.

Bu durumun ardından zeybekler adına çetedeki herkesin saydığı ve sevdiği, en yaşlı ve en deneyimli bir zeybek sözcü olarak öne çıkar;
-    Bundan geri bizim efemizsin. Bozatlı Hızır yardımcın olsun. Düşmanın mat, dostların şad, bıçağın kesin, yolun açık olsun, der.
Yeni efe ise bütün kızanlarına göz gezdirerek;
- Demek iş başa düştü kızanlar. Var olun, sağ olun. Tanrı dosta düşmana karşı yüzümüzü karı çıkarmasın, namerde muhtaç etmesin, yazımızı kış eylemesin. Erenler, erler gözcümüz, bekçimiz olsun, der.
Bu konuşmadan sonra sözcü zeybek;
- Efem müsaaden var mı? Diye sorar.
Efe, başını sallar. Bu izin üzerine zeybek tüfeğini yerden alır, dağların doruklarına ve yamaçlara doğru beş el kurşun sıkar. Ardından bu zeybeğin söylemesi ve yine efenin izniyle diğer kızanlar da yamaçlara doğru beş el kurşun sıkarlar. Bundan geri artık, yeni efenin efelik süreci başlamıştır.

Zeybeklik tarihinde Aydın ihtilalini gerçekleştiren Atçalı Kel Mehmet Efe ile birlikte gelmiş geçmiş en ünlü efelerden biri olan Çakırcalı Mehmet efenin, efelik seçimi de yukarıda anlattığımıza benzer şekilde yapılmıştır. Yöresel araştırmalarına dayanarak hazırladığı belgeselde olayı Yaşar Kemal şöyle aktarmaktadır:

Hacı Mustafa başını kaldırdı, Çoban’a baktı. Çoban uyur gibi kımıldamadan yatıyordu. Gülümsedi. Yüksek sesle:
- Bu köpoğlu da bir Pınarbaşı bulmasın, eli ayağı kesilir, ya yatar böyle, ya kaval çalar, ya da türkü söyler.
Çoban ağır ağır, gülümseyerek doğruldu.
Mustafa:
- Çoban, gel buraya, dedi. İşimiz var. Sonra gene gider yatarsın. Ulan kara dinli, uyku senin anan mı?
Çoban gülümseyerek geldi, başında durdu.
Hacı Mustafa sordu:
- Tüfeğin dolu mu?
Çoban dolu dercesine başını salladı. Gülümsüyordu.
Hacı da bu sırada tüfeğinden kurşunları boşalttı, geri doldurdu. Çakırcalı hareketlerini merakla kolluyordu.

Hacı durdu, tüfeğini sıvazladı. Götürdü Çakırcalı’nın önüne koydu. Sonra elini aldı, öptü, başına götürdü.

- Sen bizim efemizsin. Hızır yardımcın olsun. Düşmanın kör, dostun yeğin olsun, dedi.

Sonra önünden çekildi. Çoban Memed’e baktı. Çoban’da vardı, Çakırcalı’nın önüne tüfeğini uzattı. Elini aldı, öptü, çekildi.

Çakırcalı’nın gözleri dolmuştu. Ayağa kalktı.
- Demek Hacı, iş başa düştü.
Hacı başını salladı.
Çakırcalı:
- Sağ olun, var olun, dedi. Allah yüzümüzü kara çıkarmasın dosta düşmana karşı.

Bundan sonra artık efelik töresince hareket edeceklerdi. Hacı akıldanelikten vazgeçip kızan oluyordu. Efelik yöresince hiçbir kızan efeye hiçbir sual soramaz, ne yapalım, nereye gidelim, bu oldu, bu olmadı diyemezdi. Efe bir şey soracak olursa, o zaman cevap verilirdi. Efenin sözünden hiçbir kızan çıkamaz, hiçbir hareketine itiraz edemezdi. Törenin dışına çıkan, en küçük bir itirazda bulunan kızan haklı da olsa kurşunu yerdi. Çetede tek hakim efeydi. Sözünün üstüne söz, dileğinin üstüne dilek olmazdı.

- Efem, müsaade eder misin? Dedi.
Çakırcalı bir göz işaretiyle “evet” dedi.
Hacı dağların yamacına beş kurşun salladı. Sonra:
- Efem Çoban’a da müsaade et.
Çoban’da beş kurşun salladı. Arkalarından Çakırcalı’da. Dağlar yankılandı. Dağlar güm güm ötüyordu. Çakırcalı’nın ablak suratı kıpkırmızı kesilmiştir.

O gece pınarın başında yatılar. Oysa Hacı Mustafa Yörük çadırlarına gitmek istiyordu. Bir türlü teklifini yapamadı. Yapamazdı. Artık her şeyi efe düşünecek, her şeye o karar verecekti. Burada da belirtildiği gibi efe seçimi yapıldıktan sonra, çetenin her türlü sorumluluğunu efe üstlenir. Kararlar ona bırakılır.

Eğer efenin oğlu babasının yerine efe olmak istiyorsa ya da böyle bir eğilimi varsa –ki böyle bir durum önceden bilinir- genellikle tören bitiminden ve ölü gömüldükten sonra zeybekler ve kızanlar efenin köyünde, köy meydanında ya da uygun bir yerde toplanırlar. Efenin oğlu meydana çıkar. Babasının yiğitliğini, kahramanlıklarını, mertliğini, yeteneklerini anlatır. Kendisinin de babasının yerine aday olduğunu söyler.

- Burası er meydanı, isteyen çıksın boy ölçüşelim, diyerek ortaya çıkar.
Eğer kızan ve zeybekler seslenmezlerse, bu herhangi bir karşı çıkışın olmadığı, efeliğinin onaylandığı, anlamına gelir. Bunun üzerine yeni efe babasının bütün eşyalarını meydana getirerek yığar. Babasından kalan parayı da ortaya koyar.
- Babama ait bütün mallar ve paralar sizindir, der.

Geriye çekilir. Zeybek kızanlara bakar. Bunu üzerine, zeybeklik töresine göre, bütün zeybek ve kızanlar bu malları ve isterlerse alır, kendi aralarında paylaşırlar, isterlerse yeni efelerine “babalık mirası” olarak bırakırlar.

Bu törenin bitiminden sonra, silahlarını önüne koyarak yeni efenin elini öperler. El öpümü sonrası efenin işaretiyle herkes silahını geri alır. Böylelikle efelik töreni bitmiş olur.

Bundan sonra yeni efe uygun bir günde ziyafet verir. Bağlama ve üç telli curalar zeybek ezgileri çalar, türlü türlü zeybek oyunları oynanır. Böylece yeni efenin efeliğinin kutlaması yapılır.

Çoğu zaman koşullar elverişliyse, bu kutlamalar sonrası bir de düğün töreni düzenlenir. Yeni efe yoksul bir dul kadının ya da yoksul, kimsesiz bir kızın bütün masraflarını karşılayarak evlenmesini sağlar. Bu düğünle birlikte, efelik de yeniden kutlanır. Daha yolun başında bu tür cömertçe davranışlarda bulunan efelerin şanı, şöhreti bir anda yaygınlaşır. Halk böyle efelere saygıyla, sevgiyle yaklaşır.

Bu aşamadan sonra, bir efe dağda da olsa, düzde de olsa efedir. Zeybek de aynı şekilde nerde olursa olsun zeybektir.

Bir kez efe ve zeybek olunduktan sonra, artık o kişinin yaşamı sona erinceye kadar öylece kalır. Efelik ve zyebeklik halka göre onurlu, erdemli bir iştir. Bu nedenle belirli nitelik ve yeteneklere sahip olmadan zeybek olunamayacağı düşünülür. Buna sahip olanların da bir şekilde bunu kanıtlamaları gerekir. Halk böylesine işlevler yüklediği “efelik” ve zeybeklik her kula müyesser dağa çıkıp eşkıyalık yapması gerekmez.”

Bu niteliklere ve halkın olayı algılayış biçimine bakınca, efelik ve zeybekliğin Batı Anadolu’da bu denli yaygın oluşunun nedenlerinin bir bölümünü kendiliğinden anlaşılır. Görüşmektedir ki, zeybeklik kişiyi saygın ve etkin kılmaktadır.

Olağan durumlarda, efelik töresine göre bir kimse dağa çıkmak istedi mi, tanınmış efelere başvuru, el öperek izin ister. Efe isterse onu zeybek olarak yanına alır ya da belirli yerlerde kendi başına efelik yaparak dolaşmasına izin verir. Yeni efe kesinlikle bu kuralların dışına çıkamaz. Kendisine izin verilen bölgenin sınırlarını aşmamak için gerekli özeni gösterir.

Fakat seyrek de olsa bu kuralları aşan efe ve zeybeklere de rastlanmaktadır. Sözgelimi Çakırcalı Mehmet Efe dağa çıkarken hiç kimseden izin istememiş, hiçbir efenin elini öperek iznini almamıştır. Çünkü onun özel bir durumu vardır.

Bir kez Çakırcalı Ahmet Efe gibi yöresinde çok tanınmış, etkili, yanında birçok zeybek yetiştirmiş bir efenin oğludur. Üstelik babası düze inmişken kendi deyimleriyle “Osmanlı” tarafından tuzağa düşürülmüş, dost bildiği ve güvendiği yöneticiler tarafından arkadan vurularak öldürülmüştür.

Bu nedenle onun öcünü almak istemesi doğaldır. Ayrıca dağa çıkmadan önce yıllarca, zeybeklikle ilgili babasının eski kızanlarından ve yakın çevresinden muazzam bir eğitim almış, bu alanda en iyi şekilde yetiştirilmiştir. Yani oldukça donanımlıdır. Yanında babasının kızanlarından olan, “dağ kanunlar” konusunda oldukça bilgili ve deneyimli Hacı Mustafa adında bir zeybek vardır. Bundan dolayı kimseden izin almadan dağa çıkması doğal görüşmüş, hiçbir efe de bu davranışından dolayı gocunmamıştır.

Ayrıca zeybeklik yasalarına göre, bir efe, efe olamayanlarca yapılan kalleşlik ve kötülüğe diğer efeler kesinlikle tahammül etmezler, kesinlikle bağışlamazlar. Ne yapar, ne eder, günün birinde hesabını sorarak kötülüğü karşılıksız bırakmazlar. Bu tür olayların, bugün onun, yarın kendilerinin başına gelebileceğini düşünürler. Zeybekler arasında dayanışmanın ve karşılıklı kollamanın ilginç bir örneği olan bu töre, yazılı olmayan bir dağlar yasasıdır. Dolayısıyla Osmanlı yöneticilerinin ikiyüzlülüğü ve kalleşliğine karşı böyle bir çıkış onlar için ayrıca sevindirici olmuştur.

Bununla birlikte her efenin kendine özgü etkinlik alanları ve adlarıyla anılan dağlar vardır. Sözgelimi, Çakırcalı Mehmet Efe Bozdağ ve Karıncalı dağla; Demirci Mehmet Efe Bozdoğan, Nazdilli dağları; Yörük Ali Efe Aydın dağları; Masudlu Mestan Efe, Kıllıoğlu Hüseyin ve Kozalaklı Mehmet Efeler Mardan dağları; Çavdarlı Murat Zeybek Beşparmak dağlarıyla anılırlar. Bu dağlar, bu efelerin etkinlik kurduğu, sözlerinin geçtiği, korunaklı, güvenli alanlardır. Bu efeler çoğunlukla bu dağları mekan tutmuşlardır. Buralarda mağara ve sığınak gibi kendilerini savunabilecekleri, saklanabilecekleri yalnızca kendileri tarafından bilinen özel yerleri vardır.

Bu dağları karış karış, delik delik bilirler. Her koyakta, her kayanın, her çalının dibinde neler vardır, haberleri olur. Yeterince bilmedikleri alanlarda savunmada zorluk çekebileceklerini, kolayca pusuya düşeceklerini ve gafil avlanabileceklerini düşünürler.

Dolayısıyla hiçbir efe, diğer efenin alanına kolay kolay girmek istemez. Böyle bir durum kanlı bıçaklı çatışmaların sebebi haline gelir. Zorunlu geçişler olsa bile fazla kalınmaz, başka alanlara gidilir.

Çakırcalı’da zeybekliğe başladığında baba mirası gibi, babasının gezdiği dağlar olan, en iyi bildiği, güvenebileceği kesimlerin bulunduğu Bozdağ ve Karıncalı dağa çıkmıştı. Zaten Osmanlının zeybek kıyımıyla bir süre boşalan bu dağlar bir efeyi de bekliyordu.

ç)    Efe Düğünü

Efeler evlenecekleri zaman düğünleri de oldukça görkemli olur. Geleneksel olarak efeler öyle her kadınla evlenmezler. Kadında belli nitelik ve yetenekler aranır. Bu amaçla, aracılar eliyle öncelikle ön araştırma ve soruşturmalar yapılır. Bunu yapanlar genellikle işbilir, uyanık, eskilerin deyimiyle “Osmanlı” kadınlardır.

Öncelikle efenin evleneceği kadının güzelliği, görgülü, yiğit, eline çabuk, ağırbaşlı ve olgun olması önemlidir. Ayrıca konuklara karşı saygı terbiyesi alıp almadığına, konuk ağırlama, sofra düzme, ev çekip çevirme ve el becerilerinin olup olmadığına bakılır.

Efeler böylesine seçkin, yiğit ve becerikli kadınlarla evlenirler. Böylesi kadınlarla evlenmek efenin şanını yüceltir, toplum içinde saygınlığını artırır. Çünkü ata sözüdür; kendi aralarında, “Kadın vardır vezir eder, kadın vardır rezil eder”, “Gül dalından odun olmaz, görgüsüz yerden kadın olmaz” derler. Bu durum, efelerin bu tür değer ve sözlere önem verdiğini gösterir.

Düğünün başlangıç gününe “bayrak kaldırma”, düğünü çekip çeviren kişiye “bayraktar” denilir. Ayrıca bir de gençler arasından düğün töreni için çeşitli işlerde görevlendirilmek üzere “efe başı” seçilir.

Düğün evinin çatı ya da damına “bayrak dikme” geleneği vardır. Bayrağın rengi kırmızıdır. Efenin evinin damına da bayrak dikilir. Ayrıca bayrak sopasının ucuna kırmızı bir elma konulur ve renkli kuş tüylerinden yapılmış “tozak” bağlanır. Gençler bu elmayı ve tozağı düşürmek için kıyasıya yarış yaparlar.

Efe düğünü kalabalık bir toplumla yapılır. Düğüne eski, yeni bütün efe ve zeybekler, bölgenin önde gelenler, çevredeki diğer sayın kişiler çağrılır.

Düğün başlamadan günler öncesi konuklara “okuntu” denilen çağrılar gider. Bunlar genellikle elma, havlı mendil, peşkir, okuntu şekeri, kulaklı kaşık gibi hediyelerdir. Konuklar düğün evine Çarşamba gününden itibaren gelirler.

Düğün günü konuklar, gelişlerini duyurmak ve düğünü kutlamak amacıyla uzaklardan silah atarak düğün yerine giderler. Bu silah atmalara düğün yerinde de devam edilir. Geliş esnasında bayraktar, davul zurna eşliğinde, gelen düğüncüleri karşılar. Düğüncüler konuk edilecekleri evlere buyur edilir. Konuklar burada en iyi şekilde ağırlanırlar. Bu gelişlere “bayrak sırası” denir. Gelenler dönem ve koşullarına göre önemli sayılacak armağanlar getirir. Bunlar koç, halı, zili, at, silah ya da benzeri ağır hediyelerdir. Düğün üç, ya da beş gün sürer. Günler boyu yenilir, içilir, eğlenilir.

Düğün sırasında karakucak köy güreşleri yapılır. Kazanan güreşçiye efe tarafından armağanlar verilir. Geceleri ise oyun meydanlarında çoğunlukla büyük, çıralı ağaç kütükleri yanar. Efe başı, konukların durumu ve oyun alanının düzeniyle yakından ilgilidir. Akşam yemeği yenildikten sonra konuklar çalgılarla oyun yerine getirilir. Buralar daha önceden aydınlatılmıştır. Efe başı işaret vererek davullara “nöbet” vurdurur. Bundan sonra oyuna çıkış ezgileri başlar. Öncelikle efe, arkasından diğerleri birer birer oyuna kalkarlar.

Zeybekler, cura ve bağlama eşliğinde ateş çevresinde dönerek zeybek oyunları oynarlar. Ayrıca cura ve bağlama dışında davul zurna eşliğinde de zeybek oyunları oynarlar. Bu durumda zurnalar genellikle ikiye ayrılır. Bunlar ince ve kaba zurnalardır. Biri makam tutar, diğeri ezgiyi vurur. Bu şekilde düzenli ve uyumlu bir biçimde oyunlar oynanır.

Zeybek oyunları oynamak, düğünlerde vazgeçilemeyen geleneklerdendir. Oyunlar sırasında kimse kimseye saygısızlık yapamaz. Oyunu yarıda kesemez. Biri oynarken başkası, bizzat oynayan tarafından davet edilmedikçe oyuna giremez. Bayraktar, efe başı, oyunları yöneten ve “yasakçı” denilen yaşlı zeybek konuklara eşlik derecede davranır. Yoksa tatsızlıkların ve istenmeyen kırgınlıkların doğmasına sebep olunur.

Bu eğlence ve sevinç gösterileri, “Gelin babasının evinde değil, kocasının evinde gerek” diyerek, silah ata ata görkemli bir kalabalık eşliğinde, gelinin at üstünde getirilmesi ile birlikte son bulur. Bu aşamada davul zurna düğünün son bulduğunu Köroğlu havası çalarak bütün düğüncüler duyurur. Düğün bitimi sonrası konuklar, efeye mutluluk ve iyi dileklerini bildirirler, sonra efe başı ve bayraktar tarafından saygılı bir şekilde uğurlanarak yolcu edilirler.

Bugün için zeybeklerin kökeni konusunda bizi kesin sonuçlara götürecek belge ve bilgilerden ne yazık ki yoksunuz. Yalnız burada satırbaşı olarak bir durumu belirtmek istiyoruz. Osmanlı İmparatorluğunda ortaçağ Avrupa’sına benzer biçimde doğrudan üretime katılan köylülerin, üretime bağlı kalarak, yani üretimden kopmadan çıkardığı, “köylü isyanı” diyebileceğimiz anlamda isyanları sınırlıdır. Bunun önemli nedenleri vardır. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1. Osmanlı İmparatorluğunda toprak mülkiyetinin ortaçağ Avrupa’sında değişik olması. Toprakların tamama yakının belli bir gelir ve hizmet karşılığında has, timar ve zeamet adı altında dirlik olarak saraya yakın çevrelere tahsis edilmesi. Bu merkezi mülkiyet sisteminin toplumda güven yerine güvensizlik ve tedirginlik ortamı yaratması. Bu durum aynı zamanda üretilen değerlere el konulmasını kolaylaştırmaktadır.

2. Bu yapıdan dolayı köylüleri toprağa ve tarımsal üretime bağlayan zorunlu nedenlerin olmayışı. Bu sebeple köylüler çok kolay bir biçimde çifti çubuğu bırakarak göçebe aşiretler ya da “Celali” toplulukları arasına katılabiliyorlardı. Bu kesimlere Osmanlı yöneticileri tarafından “çiftbozan” denilmektedir. Boşalan köyler ve çiftbozanlarla ilgili olarak Üsküdar kadısı tarafından 1001 (1593) yılında saraya gönderilen bir arz sanırım durumun anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Kadı, çiftbozanlığın sebebini şöyle açıklamaktadır. “Karyelerinde tapuya müstehak olan yerleri ve çayırları sahib-i arz olanlar karye halkına virmeyüp, haricden ekâbire ve maldâr kimselere (devletin temsilcilerine ve zenginlere) virüp, anlar dahi çiftlik idinüp karye halkının mezâri (ekili tarlaları) ve çayırlarına müzayeka (zarar,ziyan) verdiklerinden, hizmetkarları evlerine ve avretlerine dahl eylediklerinden (saldırdıklarından) ma’dâ (başka), haricden nice kimesneler vâfir (aşırı,çok fazla) koyun ve sığır edinüp fukaranın bağların ve çayırların ve ekinlerin bozup ve çobanları bunların çobanlarını yürütmeyüp te’addi olunmakla (düşmanlık yapılmasından dolayı) firar etmişlerdir.” Bu ve benzeri durumlarda olan köylüler süreç içerisinde “levendat” denilen, çoğunlukla küçük birimler halinde dolaşan ve zorbalık yapan beylere karşı mücadele yürüten direnişçi toplulukların ortaya çıkmasının temelini teşkil etmişlerdir. Burada özellikle “levendat”lık konusunu biraz açmak gerekiyor. Levendatlığın temelini ilk önce Teke (Antalya ve civarı), Hamit (Isparta ve civarı) ve Ege bölgesinin “Kızılbaş levendler”i oluşturmuştur. Ayrıntılar gözden kaçırılmadan dikkatle incelendiğinde “levendat”lığın içerisinde zeybekliğin nüverelerini görmek mümkündür. Çünkü bunlar, aynı zamanda doğrudan zorunluluklar sonucu köylerini terk eden insanlar olmasına karşın, genellikle bölgenin dışına çıkmayan, genç ve haksızlıkların giderilmesini isteyen isyancı topluluklarıydı. Bunların, daha sonra köylerde oluşturulan, köylerin içinin ve çevresinin güvenliğinden sorumlu “il erleri”nin başında bulunan, baskı, sömürü, soygun ve zulüm sonucu yerel egemenler ve yöneticilere karşı isyan eden “yiğitbaşı”ların öncülüğünde ve yönetiminde örgütlendiğini görüyoruz. “Levendat”ların çeşitli kaynak ve belgelerde tanımlanan giyimleri ise tamamıyla zeybek giyimidir.

3. Yerleşimin bütünüyle gerçekleşmemiş olması, toplumun önemli bir kesiminin vergiden ve denetimden uzak bir şekilde göçebe ya da yarı göçebe yaşam tarzını sürdürmesi

4. Köylülerin kendi aralarında işbirliği, dayanışma ve örgütlülüğünün çok sınırlı oluşu. Bu durumda sınırlı bir alan olan köylük yerde belli kesimler kır toplumunun yapısına ve üretim ilişkilerine özgü dar ve uyumlu çevreleri içine alan köy dernekleri ve dayanışma birlikleri oluşturmuş olmalıdır. Sözgelimi yaren ve seğmen teşkilatları bunun tipik örneklerinden biridir. Zeybeklik kurumu da böyle bir yapılanma sonucu ortaya çıkmış, sonra süreç içerisinde şekilsel değişikliğe uğramış bir kurum olabilir.

Bununla birlikte neresinden bakarsan bakalım bu oluşumun, Ege bölgesi halkının toplumsal ve kültürel şekillenmesi ve coğrafyasıyla doğrudan ve yoğun ilişkisi hemen göze çarpmaktadır. Oluşuma dışarıdan kültür öğeleri taşınması sözkonusu edilse bile, yerel kültürlerden de kesin etkilenmeler olduğu yadsınamaz önemli bir gerçek olarak görünmektedir.

Benzeri düşünceler başka araştırmacılar tarafından da paylaşılmaktadır. Sözgelimi tarihçi Çağatay Uluçay yaptığı araştırmalar sonucu, “Aydın, İzmir, Manisa ve Kütahya mıntıkasında yerleşen zeybeklerin mıntıkada kurulan Saruhan, Aydın, Germiyan ve Menteşe Oğulları tarihiyle ilgili olduğunu zannetmekteyim. Malum olduğu üzere zeybekler, Anadolu halkından gerek kıyafetleri ve gerekse örf, adet, an’ane ve yaşayışlarıyla ayrılıyorlardı. Binaenaleyh zeybeklerin yalnız bu mıntıkada bulunuşu, burada bulunan beylikler halkının aynı menşe’den ve aynı yerlerden oldukları kanaatını meydana çıkarmaktadır” diyerek kesin bir sonuca varmaktan kaçınmıştır. Yalnız şurası kesin ki, bu olgunun değindiğimiz gibi bölgenin tarihi ve kültürüyle doğrudan ilintili olduğu açık bir durumdur.

Nerede olunursa olunsun, toplumların birbirleriyle kültür alışverişleri; gelenek, görenek alışverişleri; yaşam biçimlerinden karşılıklı etkilenmeler kaçınılmazdır. Zeybekliğin oluşumunda da etkileme ve etkilenmelerin olabileceği gözden kaçırılmamalıdır.

Zeybekliğin yurdunun yaygın olarak Batı Anadolu olması ve “yiğitbaşı”ların çevresinde “levendat taifesi”nin genellikle bu bölgede toplanması bazı konuların çözümü için bir ipucu olabilir. Bununla birlikte eldeki belgelere göre, kurum olarak efelik ve zeybekliği yüzyıllara yayılan süreç içerisindeki kesin bir biçimde açıklığa kavuşturmak zor görünmektedir.

Bugün için eldeki bütün veriler, belgeler ve bilgiler 17. yüzyıldan sonrasına ilişkindir. 16. yüzyıl ise ateşli silahların yaygın olarak kullanılmaya başladığı dönemdir. Bu durumu mühime defterlerinde bulunan, tüfek kullanımını yasaklayan ve toplatılmasını isteyen birçok hüküm ve fermandan açık bir şekilde anlayabiliyoruz. Sözgelimi aşağıda sunduğumuz Fi 25 Recep 967 (1559) yılında Bursa beyine ve yine Fi 15 Ramazan 967 (1559) yılında Bolu beyine gönderilen hükümler konuyla ilgili örneklerden bazılarıdır. 

Belge 1:

Mehmed Çavuş’a virildi.

Fi 25 Recep sene 967

Bursa begine hüküm ki:

Bundan akdem hükm-i şerifüm gönderilüp re”âyâ taifesinden ve gayrıdan kimesne tüfeng isti”mal itmeye diyü tenbih olınmışdı. Hâliyâ girü re”âyâ tâ’ifesinden ve sâ’irden ba’zu kimesneler tüfeng kullanup dağlarda şikâr itdükleri istimâ olındı. Eyle olsa buyurdum ki:

Varıcak, bu bâbda onat vechile mukayyed olup tetebbu’u tecessüs itdürüp göresin, anun gibi ege re” âyâ tâ’ifesinden ve gayrıdan fermân-ı hümâyunuma mugayir tüfeng isti’mâl iden kimesneleri her kim olur ise olsun ele getürüp tüfenglerin ellerinden alup ve kendülerin küreğe konmak içün Astâne-, sa’âdet’üme gönderesin ve tüfenglerin dahı bile gönderesin.

Belge 2:

Mehmet Çavuş’a virildi

Fi 15 Ramazân sene 967

Bolu Begi Sinân Beg’e hüküm ki:

Bundan akdem ahkâm-ı şerife irsâl olınup ra’iyyet tâifesinden ve gayrıdan kimesne tüfeng kullanmaya, dağlarda şikâr etmeye diyü tenbij ü tek’id olınmışdı. Hâliya girü memnü olmayup emre muhâlif tüfeng kullandukları istimâ olunmağın buyurdum ki:

Vardukda, bu hususa mukâyyed olup tetebbu’u tecessüs itdürüp anun gibi levend ta’ifesinden ve re’âyâdan ve gayrıdan tüfeng isti’mâl idenlerün tüfenglerin ellerinden alup Südde-i sa’âdet’üme gönderesin ve min-bâ’d fermân-ı şerifüme muhâlif bir ferde tüfeng kullandurmayasın.

Bu fermanların dışında elimizde başka örnekler de bulunmaktadır. Sanırım konunun anlaşılması için bu ikisi yeterlidir. İçeriğinden de anlaşılacağı gibi fermanlardaki bilgiler bazı konularda aydınlanmamızın ve isabetli değerlendirmeler yapmamızın yolunu açabilir.

17. yüzyıl ortalarında ise Aydın ve çevresinde tüfek ve benzeri ateşli silahların kullanımı çok yaygındır. Bu durum 1052 (1642) yılında il yazıcısına (tahrir memuruna) gönderilen bir fermanda şöyle yansımaktadır:

“Müceddeden tahririne memur olduğun Aydın Sancağında vaki olan re”ayanın ekseri kendü hallerinde olmayup tüfeng ve silah ve sair âlât-ı harble ebnâ-i sebil’in yollarına inüp te’addi ve tecavüz ve fesad ve şekavetden hâli olmadıklarından gayri ümerâ ve hükkâm’a karşı koyup adem-i ita’at üzere oldukları i’lâm olunmağın.. re’ayânın ellerinde tüfeng ve âlât-ı harb olmak memnu’âtdan olmakla livâ-i mezburda vâki re’ayânjın ellerinde olan tüfeng ve silahların ve âlât-ı harblerin ellerinden alıp cem ve defter edip ne mikdar olursa cümlesin Âsitâne-i Se’adetime irsâl ve iysâl eyleyesin.. re’ayâdan olup tüfeng ve âlât-ı harblerin vermeyip inâd ve muhalefet üzere olanların isim ve resimlerin yazıp arz eyleyesin ki sonradan haklarında ne veçhile emr-i şerif sâdır olursa mucibince amel oluna.”

Şurası açık ki, bir başkaldırı geleneğinin temsilci olan zeybekleri ateşli silahlardan –tüfeğinden ve tabancasından- ayrı düşünmek olanaksızdır. Dolayısıyla zorlama yorumları bir yanak bırakmak gerekiyor.

Eldeki mevcut verilere göre, zeybekliği silahlı direniş gurupları haline dönüşmüş biçimiyle, 16. yüzyıldan ötelere götürmek ve kesin sonuçlara varılacak biçimde değerlendirmeler yapmak zor görünmektedir.

Belki zeybeklik önceki çağlarda başka bir niteliğe sahipti. Daha değişik bir işlevi vardı. Belki de Ruhi Su’nun söylediği gibi bir meslek örgütü, yâren teşkilatı benzeri bir dostluk, yiğitlik ve dayanışma kuruluşuydu, ya da yerel bir güvenlik gücüydü. Daha sonra koşulların değişmesi ve zorlamasıyla birlikte nasıl bir evrimleşme süreci yaşandı? Ne gibi değişimler geçirildi? Bunları bugün için yüzde yüz açıklayacak belge ve bilgilere sahip değiliz. Ancak eldeki verilerden yola çıkarak, açık kapı bırakmak koşuluyla çeşitli yorumlamalara gidilebilir düşüncesindeyiz.

Silahın ve tüfeğin olmadığı yerde bir silahlı direniş grubu olarak efelik ve zeybeklik geleneğini sürdürmek, töresinin gereğini yerine getirmek oldukça zordur. Korunma ve savunma araçlarının olmadığı yerde, böyle eylemlilik içerisinde bulunan insanların karşısında olan ve tek merkezden yönlendirilen örgütlü ve kalabalık askeri güçler, onları kolayca ortadan kaldırabilirler. Sanırım olayın bu boyutlarını düşünmek ve değerlendirmekte de yarar vardır. Ateşli silahın olmadığı, kılıç kalkan devrinin hüküm sürdüğü bir dönemde birkaç kişiden oluşan efe ve zeybek çetesinin direniş ve savunma grubu olarak mücadelesini sürdürmesi pek kolay değildir.

Dar gruplar halinde örgütlenen zeybek çetelerinin bu anlamda, kalabalık ve donanımlı askeri güçler karşısında ancak canını kurtarmaya çalışan, bireysellikten öteye gidemeyen sıradan bir kaçaktan farklı konumu olamaz. Bu nedenle o dönemin kaynaklarında efelik ve zeybeklik kurumuna ilişkin kayıtlara rastlanmaması kanımızca bir rastlantı değildir. O dönemlerde isyancıların hangi bölgede olursa olsun, sayısı binleri bulan, kalabalık isyancı gruplarıyla birleştiğini ve ortaklaşa eyleme giriştiklerini, ortaklaşa eyleme giriştiklerini, ortaklaşa mücadele yürüttüklerini görüyoruz. Bundan dolayı bölgede ortaya çıkan isyancıklar daha çok “bölükbaşılık” gibi bir işleve sahip olmuşlardır.

O dönemlerden günümüze kalan tarihi kaynaklar ve veriler bu düşüncemizi bütünüyle onaylamaktadır. Dolayısıyla devletin geleceğini sarsan büyük isyancı grupların eylemleri, dar gruplar halinde örgütlenen ve belli çevrelerde yankı bulan zeybeklerin eylemlerini gölgelemiş olabilir.

Çağatay Uluçay, 17. yüzyılda Aydın, Saruhan ve çevresinde birçok bölükbaşının ayaklandığını, belgelerde bunların zeybek oldukları yazılmamakla birlikte, bu isyancı ve bölükbaşıların tamamına yakınının zeybek olduğunun kesin olarak anlaşıldığını söylemektedir. Bizim de kanaatımız bu yöndedir. Bu isyancıların başında Teke ve Hamit sancağında 16. yüzyıl sonlarında isyan eden ünlü “yiğitbaşı”lardan Davutoğlu, Neslioğlu, 1624-25 yıllarında başkaldıran Birgili Cennetoğlu, 1658 yılında ayaklanan Sivri Bölükbaşı gelmektedir. Bunların içerisinde Davutoğlu’nun ileri sürdü düşünceler önemlidir. 1596 yılında Macar seferinin hazırlığını yapan saray gereksinimlerini karşılayabilmek için halkı amansızca soymaya başladı. Savaş için davar, zahire, vergi toplamak üzere Anadolu’nun her tarafına görevliler yolladı. Bu durumda sonu gelmez talandan artık usanan halk silahlanarak mücadeleye girişti. Turguteli bölgesinde ayaklanan Davutoğlu, yaklaşık bütün levent ve sekbanları başına topladı. Diğer ezilen halk kesimlerinin de katılımıyla ayaklanma büyüdü. Sefer için halktan zorla alınan mallara el koydular. Davutoğlu “Osmanlıların adaletten sapıp zulüm yoluna gittiklerini, bu hale göre hanedan ve hükümetlerinin yıkılması gerektiğini” anlatıyordu. İsyanın genişleyen boyutları merkezi yönetimi telaşlandırıyordu. Vilâyetin her tarafına ferman gönderildi. İsyanın bastırılması, Davutoğlu’nun yakalanması istendi. Bu yolda hizmeti geçeceklere büyük dirlikler vaad edildi. Sağlam bir örgütlenmesi olmayan isyancılar bir süre sonra Osmanlı güçlerinin şiddetli saldırıları karşısında yenilerek dağıldı.

Cennetoğlu, Osmanlı yöneticilerinin baskı ve zulmüne karşı halkı korumaya yemin ederek dağlara çıkmış, çevresine toplanan Kaz Dağı, Karesi, Aydın Sancağı Türkmenleriyle birlikte Osmanlı güçlerine karşı koyarak direnişe geçmiştir. Yenilgisiyle birlikte ise, kendisine ve taraftarlarına korkunç işkenceler yapılmıştır. 1658 yılında ayaklanan Sivri Bölükbaşı ise, yanında bulunan birçok namlı zeybekle birlikte beş yıl boyunca Osmanlı güçlerini yenilgiye uğratmış, uzun mücadelelerden sonra 1668 yılında yakalanarak Edirne’ye gönderilmiş ve orada öldürülmüştür.

Zeybeği ve zeybekliği ortaya çıkaran, var eden, yaşayan içinde bulunduğu koşullardır. Sanırım böyle bir yapılanmayı koşullarından ayrı düşünmek, onu çevreleyen ve yaşatan gerçekleri görmezden gelmek tutarlı bir değerlendirme olmaz. Kimi araştırmacılar zeybekliği ısrarla çok eski çağlara götürmeye çalışmaktadırlar. Bu araştırmacılar bu yorumlarıyla zeybekliğin isyancılık ve silahlı direniş grubu olduğunu, Ege bölgesinde erdemli, hak arayan, ve halkı koruyan isyancılara zeybek dendiğini unutmuş görünmektedirler. Bir olayı işlevinden koparmak, işlevsiz kılmak sağlıklı bir değerlendirme yapabilmenin önünde engeldir. Bu nedenle zeybeklik olayını da sağlıklı bir şekilde çözümlemek istiyorsak kendi gerçeklerinden koparmadan değerlendirmede yarar vardır. Zeybekler, sonuçta elinde silahıyla zorba ve sefil yöneticilere, bozuk yapıya, haksızlıklara karşı hak arayan; mazlumları, yoksulları korumaya çalışan; çoğunlukla dağları barına haline getirmiş isyancılar topluluğudur.

horon nedir

13/9/2008

Türkler, tarihin akışı içinde Orta Asya'dan batı dünyasında doğru akarken, hiç kuşkusuz sosyal kültürel özelliklerini de birlikte götürmüşlerdir. Yoğun göç dalgaları ve tutulan yeni ''yurtluklar-vatan''da karşılaşılan değişik ulus ve halklarla da etkileşimde bulunmuşlardır. 1071 öncesi ve sonrasında Anadolu'ya akmaya başlayan Türk-­Budun-Boy ve Oymakları çok kısa bir zaman diliminde Anadolu'yu Türkleştirip, İslamlaştırırlar. Yalnız Türkler, Anadolu'nun ötesindeki Türk ellerinde İslamiyet'i her ne kadar benimsememişlerse de eski ''Gök dinleri'' ya da ''şamanist'' inanımlarının kalıntılarını çağımıza dek yaşatabilmişlerdir. Bugün Anadolu'nun kırsal ve dağlık kesimlerinde, Orta Asya'nın kültürel özelliklerini şamanist inanımlarını görmek mümkündür. 

Oğuz Türkleri 12. yy'dan itibaren sürekli ve yoğun bir şekilde Karadeniz yöresini yurt tutmaya başlarlar. 200 yıl içerisinde bu olgu tamamlanır, tüm Karadeniz yörelerini fetheden ve Türkleştiren Oğuz Türklerinden olan ''ÇEPNİLER''ir. Çepniler, bu yöreyi kıyı çizgisine paralel olarak doğu-batı yönünde fethederken Anadolu'nun iç kesimlerinden de diğer Türk boy ve oymakları Erzincan, Gümüşhane ve Harput dolaylarından sahile akmaya başlarlar. 1461 yılı başlarında iç kesimlerden gelen 100.000 Çepni Türk'ün Giresun-Trabzon arasına yerleştirildiğini, yine Yavuz Sultan Selim'in Trabzon'da, Şehzadeliği sırasında İran'da Şah İsmail'in kılıcından kaçan Akkoyunlu Türkleri'ni de Rize-Trabzon arasındaki yörelere yerleştirildiğini tarihi kaynaklardan biliyoruz. Yöreye yapılan bu tarihi göç Doğu Karadeniz'in kısa bir zaman içinde Türkleşmesini sağlar.

Türkler Doğu Karadeniz bölgesine yerleştiklerinde yabancı olmadıkları bir doğa parçasıyla karşılaşırlar. Yöre çok engebeli, sarp, dik ve dağlıktır. Öte yandan bölgeyi kuzey yönünde baştan başa kuşatan, sürekli dalgalı ve hırçın bir deniz vardır. Bu acımasız özellikleri içeren bir doğa üzerinde mücadele veren insanların tipik, yöreye özgü Folkloru ve Halk Oyunları da böylece oluşur.

Romanya'da düğünlerde oynanan halk danslarına ''Gagauz Türkleri ''nce ''horon" denilmektedir. Yine eski bir Bulgar ve Peçenek Türklerinde varolması dikkate şayandır. Öte yandan Erzincan, Malatya, Siirt ve Afyon'da birer yerin adı ''Horon''dur. 

 

 

 
         

Yunan   kelimesi ile büyük bir benzerlik gösteren horonun nereden geldiği hakkında bazı fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan birisi Yunanlıların Karadeniz'in doğu sahillerine yerleşmiş olması, bir diğeri ise; horonun kemençe gibi Cenevizlilerden kalmasıdır. Gerçekten Fransa'da ''Carole'' adı ile tanınmış bir oyun vardır ki bir halka oluşturularak oynanırdı. ''Carole'' kelimesini Fransızca sözlükler bozuk Latince ''Carola'' olarak gösteriyorlardı. Ancak, bu kelimenin diğer şekilleri olan ''Harol ,     Horol''        kelimeleri  ve     oyunun      kalabalık oynanması dikkate alınırsa, Fransız oyunu ile Doğu Karadeniz oyunu (Horon) arasında şaşırtıcı bir benzerlik göstermektedir. O halde Yunanca   nedir?

              -Hora, raks, dans Yunanca- Türkçe sözlükte;

        1. Takım, grup

2. Bir kilisenin görevlilerinden oluşan kilise korosu

3. Kilise görevlilerinin kilisede durdukları yer.

Şimdi karşılaştırmaya geçelim:

a.    kelimesinde ''topluluk'' esas olarak görülüyor. Bu Karadeniz horonlarında da böyledir.


         b. 
     kelimesinin üçüncü maddesi ''kilise görevlilerinin kilisede durdukları. yer'' dir. Kelimenin bu anlamı ile Carole kelimesinin ikinci anlamı olan ''Halka şeklinde oynanan oyun'' arasında açıkça görülen bir ilişki vardır.

        Mimari ve kuyumculukta daire teşkil eden birçok şeye ve 18. yy'da kilisedeki koro dairesine Carole deniyordu.

Yukarıdaki karşılaştırmalar gösterir ki, Horon, Carole ve    kelimeleri arasında bir anlam birliği oluşturur.

         Şimdi de bunlarla ilişkili olan diğer bir kelime üstünde duralım.

Xor (hor) veya Kör -Destan söylenirken nakarat

xoroy (horoy)-Sırayla durmak (Pekarski-Yakut sözlüğü)

Esas vasıfları ''topluluk'' olan bu Yakutça kelimeler ile Karadeniz horonu, Fransız

''carole''sı ve Yunanca
arasındaki anlam birliğini tespit ettikten sonra yukarıdaki araştırmalarımızı şöylece özetleyebiliriz:


Horon, Carole, 
,Hor, Kör, Horoy kelimeleri birbirlerinden ayrı olmayıp, aynı Hor kökünün muhtelif şekilleridir.

Bu açıklamalarla yöredeki ''horom'' ve ''horon'' kelimelerinin kullanımı arasında benzerlik olduğu görülmektedir. Horom; mısır saplarının ve çayır (ot) 'ların 10-15 kucak bir araya getirilerek dikey durumda yığılıp, tarlada bulunan ''KABAK DEVEKLERİ'' ile üst kısımdan bağlanmasıdır. Başka bir deyişle daire (halka) şeklinde sıkıca bağlamaktır. 

Yöre oyunlarını oynarken bir arada toplanarak sıkıca elele tutup daire halinde horon kurmalarındaki şekil ve benzerlik Horon ile Horom sözcüğünün gerek mana gerekse kelime yapısı bakımından birbirini tamamlamaktadır. Horona başlarken ''Hayde    bir    horom        kuralım''    sözü, bir    araya toplanıp, sıkıca birbirimize bağlanalım demekten başka bir şey değildir.

 

Horonların Oynandığı Yerler Ve Etkilendiği Unsurlar

Horonlar neşeli zamanlarda; Bayram, düğün, dernek, askere uğurlama ve arkadaşlar arasında düzenlenen eğlencelerde oynanır.

Yürekleri dolduran coşkular, sevinçler buralarda horona dönüşür. Nerede bir durak, bir oturak yeri varsa orası ''HORONDÜZÜ'' dür. üstünde horon oynanmayan tek bir düzlük yoktur Karadeniz'de...

Horon Karadenizin soluk alışı, yürek atışı, dalgalanışıdır.

Horon doğa ile insanın elele, kol kola şahlanışıdır.

İneğiyle, çadırıyla, çoluğu-çocuğuyla, silahıyla, giysisiyle dağlara çıkması, yol boyunca yol havalarının kemençe ve davul-zurna eşliğinde çalınıp söylenmesi, horon oynaya oynaya yolların bitirilmesi ve yayla düzüne silah atarak, nara atarak ve tabi ki horon oynayarak (sallama ritminde) kollar halinde girmeleri, halka içinde saatlerce horon oynamaları bahara olan özlemin coşkuya dönüşmesi, dile gelmesidir.

Karadeniz'e özgü horonun yapısında tarım kültürünün varlığı apaçık ortadadır. Horonda görülen öne eğilmeler ve kolların öne uzatılıp sallandırılması; tarlada kazma ile çapa yapılması gibidir. Horoncuların el tutması ve hamle yapmaları ile belcilerin ''VOL ATMA'' hamleleri aynıdır.
 

Karadeniz'de yalnız başına iş yapmak çok zor olduğundan horon; Karadenizlinin her işte elele verilmesini, birlikte çalışmaya duyduğu ihtiyacı anlatmasıdır.

        Doğa yapısının sert ve dağlık oluşu, denizinin ve havasının kararsızlığı horon oyunlarında göze çarpar.

     ''Mısır Gumulları hep, beraber bağlanır;
      İşte, horoncular da, öyle halkalanırlar...


Dizili horon ise, bel bellmek gibidir;

Tavaya birer birer, hamsi dizilmesidir...


Omuz titretmeleri, hamsi can çekişmesi;

Çıkarılan o sesler, rüzgarın ıslık sesi...


Hele o silkenmeler, ağaçlarda fırtına;

O çabukluk benziyor, martı kanatlarına..


Dalgalar gider-gelir, bir kararda durmazya;

Horoncular da öyle, uyar davul zurnaya...


Kemençe; horonun sevgi küpü, kaşığıdır;

 Neş'eli zannederler, en garip aşığıdır...


 Horon; yağmur duası, horon, çareye koşmak;

 Zafer için zıplamak,, yahut suyu okşamak...


 Horon; tetikte dumrak, kayık küreği çekmek;

 Horonda alın teri, horonda emek çekmek...


 Horon bayram yapmaktır, halk murada erince;
Canlanmayan var mıdır, oynayanı görünce.

 

      Bu sevinç gösterisi, hem bolluk, hem bereket,
        Dağ-bayır, iniş-çıkış, elbet lazım hareket. ..

      Horon deyince akla Akçaabat geliyor,
        Bunu hem Türkiye ve hem de Dünya biliyor. ..

      Karadeniz horonu, horonların beyidir,
      Karadenizli korkmaz, eğlenceden bellidir...

      Fişek, saat ve çizme seferberlik işidir,
      Kalleşlik edenleri hesaba çekişidir...

      Horon, bir oyun değil, bir folklor kanunudur,
       Oyna horoncu oyna,i horon, milli konudur... ''

 

Horonlar Üç Bölümden Oluşur

1. DÜZ HORON BÖLÜMÜ: Horon oynanmaya başlarken ağır tempoda       oynanır. Bundan        ötürü oyunun      bu     bölümüne  ''ağır horon bölümü'' de denir. Oyun halkası saat ibresinin tersi yönünde döner. Söylenen türkülere ellerle tempo tutulur. Müzik ne kadar yüksek tempolu çalınırsa, oyuncular da o kadar kıvrak ve hareketli olurlar. Ritim arttıkça vücut dikleşir, kollar yukarıya kalkar. Gelen komutla ''yenlik yenlik'' ''alaşağı'' ya da ''ufak ufak'' diğer oyuncular da uyarılarak doğrudan sert bölüme geçildiği gibi yenlike bölüme de geçilir. 

2. YENLİK BÖLÜMÜ: Kollar aşağıya iner, dizler kırık ve bel kısmı dizlerin açısında öne doğru eğiktir. Kol çıkarmalar ve omuz sallamalar bu bölümde ön plandadır. Adımlar geriye, yana ve öne basarak belli alan içinde gezinilir. Vücudun yapmış olduğu çalımlar yumuşak ve hafiftir. Oyunun ritmi düz horon bölümüne oranla biraz daha hızlıdır. Komutçudan gelen ''alaşağa'', ''aloğlum'', ''kimola'', ''taktum'', ''yıkoğlum'' veya ''ıslık'' şeklinde gelen komutla sert bölüme geçilir. 

3. SERT BÖLÜMÜ: Diğer bölümlere nazaran hareketler daha sert ve canlıdır. Omuz sallamalar daha seri, ayaklar yere daha sert basar. Oyunun en gösterişli, temposunun oldukça yüksek olduğu ve oyuncuların tüm yeteneklerini ortaya koyduğu bir bölümdür. Oyuna devam edilecekse tekrar düz horon bölümüne geçilir.

Türklerin en yaygın sazı olan bağlama, Anadolu'nun çeşitli yörelerinde, çok değişik akortlarla yani düzenlerle çalınmaktadır. Zaten bağlama ailesinde ''düzen'' sözcüğü, tellerin akort edilmesi anlamında kullanılmaktadır. Çok bilinen ve yaygın olan kara düzenin (bozuk düzen) yanı sıra son yıllarda yaygınlaşan ''bağlama düzeni'' en çok bilinen ve kullanılan iki düzendir. Bunların dışında, çeşitli yörelerde, çeşitli adlandırmalarla pek çok düzen vardır. Bugüne kadar tespit edilen başlıca on dokuz düzen aşağıda belirtilmiştir.

   Tablodan görüleceği gibi, bağlamadaki üç grup (alt-orta-üst) telin değişik seslere çekilmesi ile kullanılmaktadır. Çok bilinen ve yaygın olan kara düzenin (bozuk düzen) yanı sıra son yıllarda yaygınlaşan ''bağlama düzeni'' en çok bilinen ve kullanılan iki düzendir. Bunların dışında, çeşitli yörelerde, çeşitli adlandırmalarla pek çok düzen vardır. Bugüne kadar tespit edilen başlıca on dokuz düzen aşağıda belirtilmiştir. Tablodan görüleceği gibi, bağlamadaki üç grup (alt-orta-üst) telin değişik seslere çekilmesi ile değişik düzenler ortaya çıkmaktadır. On dokuz düzenin hepsinde alt teller ''La'' sesi kabul edilip, diğer teller buna göre belirlenmektedir.

  Düzenlerin 
        Adı

                    Seslerinin Adı ve Yeri

Alt
Teller
Orta
Teller
Üst
Teller
Karar Sesleri 
ABDAL DÜZENİ LA LA SOL LA
ACEMAŞİRAN DÜZENİ LA LA FA FA
BAĞLAMA DÜZENİ LA RE
BOZUK(KARA) DÜZEN LA RE SOL LA
ÇARGAH DÜZENİ LA RE SOL
EVİÇ DÜZENİ LA SOL
HÜSEYNİ DÜZENİ LA LA LA
HÜZZAM DÜZENİ LA LA FA# FA#
KAYSERİ DÜZENİ LA LA LA
KÜTAHYA DÜZENİ LA RE RE RE
MİSKET DÜZENİ LA RE FA# FA#
MÜSTEZAT DÜZENİ LA RE FA FA
RAST DÜZENİ LA DO SOL DO
SABAHİ DÜZENİ LA DO LA LA
SEGAH DÜZENİ LA RE
ŞUR DÜZENİ LA LA
ÜMMİ DÜZENİ LA LA RE LA
YEKSANİ(IRIZVA) DÜZENİ LA RE LA LA
ZİRGÜLE DÜZENİ LA FA SOL SOL



Bağlama düzenleri konusunda farklı saptamalar ve görüşler vardır, bunlara aşağıda yer verilmiştir.




Cafer AÇIN'ın Saptamaları :

  Düzenlerin 
        Adı

        Seslerinin Adı ve Yeri

Alt
Teller
Orta
Teller
Üst
Teller
Karar Sesleri 
ABDAL DÜZENİ LA LA SOL LA
ACEMAŞİRAN DÜZENİ LA LA FA FA
BAĞLAMA DÜZENİ LA RE
BOZUK DÜZEN LA RE SOL RE
ÇARGAH DÜZENİ LA RE
EVİÇ DÜZENİ LA SOL
HÜSEYNİ DÜZENİ LA LA LA
HÜZZAM DÜZENİ LA LA FA# FA#
KAYSERİ DÜZENİ LA LA LA
KÜTAHYA DÜZENİ LA RE RE RE
MİSKET DÜZENİ LA RE FA FA
MÜSTEZAT DÜZENİ LA RE FA FA
RAST DÜZENİ LA DO SOL DO
SABAHİ DÜZENİ LA DO LA LA
ŞUR DÜZENİ LA LA
ÜMMİ DÜZENİ LA LA RE LA
YEGAH DÜZENİ LA RE
YEKSANİ DÜZENİ LA RE LA LA
ZİRGÜLE DÜZENİ LA FA SOL SOL